Hakikat Yayıncılık - Muhterem Ömer Öngüt’ün Eserleri | Hakikat Dergisi | Hakikat Medya | Hakikat Kırtasiye
Arama Yap
KUR'AN-I KERİM TEFSİRİ - Vâkıa Sûre-i Şerif’inin Tefsiri (2) - Ömer Öngüt
Vâkıa Sûre-i Şerif’inin Tefsiri (2)
KUR'AN-I KERİM TEFSİRİ
Dizi Yazı - Tefsir
1 Ocak 2001

 

Vâkıa Sûre-i Şerif’inin Tefsiri (2)

 

İnsan Sınıfları:

Dünya nizamı alt-üst olduğu, o büyük kıyamet hadisesi gerçekleştiği ve bunun neticesi olarak da ahiret hayatına geçildiği zaman, insanlar umumi mânâda üç sınıfa ayrılırlar:

“Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman!” (Vâkıa: 7)

Bu ayırımı bizzat Allah-u Teâlâ yapmaktadır. İnsanlar ilâhî huzurda mertebe mertebe ayrılacaklar, üç sınıfa bölünecekler, iki sınıf cennette bir sınıf cehennemde olacaktır. İlk insandan itibaren kıyamet gününe kadar bütün insanlık bu üç sınıf içinde yerini alacaktır.

Daha sonra Allah-u Teâlâ bu üç sınıfı açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

“Sağın adamları, ne uğurludurlar onlar!” (Vâkıa: 8)

Bunlar öyle mesut, öyle bahtiyar insanlardır ki; amel defterleri kendilerine sağlarından verilir ve sağlarından alınır, Arş’ın sağında yerlerini alırlar. Bu yüksek şeref sahipleri bütünüyle cennet ehlidirler.

Bunlar Allah-u Teâlâ’nın sonsuz ihsan ve ikramına nâil olmuş, lütuf birlik ve beraberliğine dâhil olmuş, rızâ ve hoşnutluğunu kazanmış, böylece cennetin yolunu tutmuşlar, Cemâlullah’a vâsıl olmuşlardır.

“Solun adamları, ne uğursuzdurlar onlar!” (Vâkıa: 9)

Bunlar ise öyle bedbaht, öyle uğursuz kişilerdir ki; amel defterleri kendilerine sollarından verilir ve sollarından alınır, Arş’ın solunda yerlerini alırlar. Uğursuzlukları hem kendilerine hem de yakınlarına dokunan bu hayırsız, bereketsiz kişiler cehenneme sürüklenirler. Son derece perişan bir hâldedirler.

Bunlar yaratan ve yaşatana, engin nimetleriyle donatana tâbi olmayıp isyan etmişler; Hâlik-ı kerim’e hasım kesilmişler, O’nun ilâhî emir ve hükümlerini dinlemeyip alaya almışlar, böylece de cehennemdeki kötü akıbete müstehak olmuşlardır. Yaptıkları bütün iş ve icraatları noksansız olarak orada bulurlar.

Bunların hepsinin önünde olmak üzere:

“Hayır yarışlarında tâ öne geçip kazananlar!” (Vâkıa: 10)

Âyet-i kerime’de geçen “Sâbikûn” kelimesinin türemiş olduğu “Sebk” kelimesinin mânâsı: “Yürüyüşte öne geçmek” demektir.

Bunlar öne geçip Allah-u Teâlâ’nın huzur-u izzetinde yarışanlardır. O’nun hoşnutluğunu elde etmeye çalışırlar. Bunlar kitapları sağ tarafından verilmiş olan müminlerden daha hususi, daha değerli ve daha üstün olup, onların önderleridir. Bütün mânevî makam ve mertebelerin ilerisinde bulunurlar. Peygamberler, sıddıklar, şehitler bunların arasında yer alırlar. Sayıları çok azdır.

Bunlar Allah-u Teâlâ’nın zâtına çektiği, hıfz-u himâyesine, tasarruf-u ilâhîsine aldığı, sevip beğendiği, hem nuru ile hem de Kudsî ruh’la desteklediği, Sıddıkiyet makamına çıkardığı has ve hususi kullarıdır.

“Sâbikûn” un erişecekleri dereceler, hâl ve şanlar insan aklinin idrâkinin üstünde olduğuna işaret için “Sâbikûn” dan “Sabikûn” la haber verilmiş, “Sâbikûn sâbikûndur.” buyurulmuştur. Bu ise: “Onların ahirette görecekleri nimetlerden bu dünyada haber vermek mümkün değildir.” demektir.

Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Onlardan bir kısmı da Allah’ın izniyle hayır yarışlarında öncü olanlardır.” (Fâtır: 32)

İşte asıl peygamber vârisi olanlar, Allah-u Teâlâ’nın övgüsüne ermiş olanlar bunlardır. Bunlar Resulullah Aleyhisselâm’ın hem nurunu, hem de vekâletini yani emanet-i ilâhîyi taşırlar.

“İşte bu, büyük bir fazl-u keremin tâ kendisidir.” (Fâtır: 32)

Bu büyük ikram ve ihsana ancak O’nun dilemesi ile ulaşılır. Onların hâl ve şanları her türlü takdirin üstünde güzeldir. Uğur ve bereketleri her bakımdan gıpta edilecek bir durumdur.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivâyet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Cennete ilk giren cemaatin yüzleri ayın ondördüncü gecesindeki kadar aydın, onların arkasından girenlerin yüzleri ziya bakımından en parlak yıldız gibidir.” (Buhârî. Tecrid-i sarih: 1343)

Sehl bin Sa’d -radiyallahu anh-den rivâyet edilen diğer bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Muhakkak ki ümmetimden, cennete yetmişbin veya yediyüzbin kişi girecek. Öyle ki sonrakiler girmeden öndekiler girmeyecektir. (Saf hâlinde girecekler.) Yüzleri ayin ondördü gibi olacaktır.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1344)

Bunlar Nur’unun nuru, kehribarın tozu, Resulullah Aleyhisselâm’ın vekilleridir.

Bunlar Allah-u Teâlâ’nın şefaat izni verdiği kimselerdir. Bu ise derece derecedir. Onlara bahşedilen bu şefaat sayesinde, en son neferini toplayıp cennete koymadıkça kendisi girmeyecektir.

Daha sonra Allah-u Teâlâ şöyle buyurarak onları övmüştür:

“İşte onlar mukarreblerdir (Allah’a en çok yaklaştırılmış olanlardır).” (Vâkıa: 11)

Bunlar “Mukarrebûn” ünvanını almışlardır, mânevî kurbiyete nâil ve dahil olmuşlardır. Sıdk makamında, kuvvet ve kudret sahibi Allah-u Teâlâ’nın huzur-u izzetindedirler. Dünyada O’nunla oldukları gibi, ahirette de O’nunladırlar.

“Naîm cennetindedirler.” (Vâkıa: 12)

Nimet kelimesinden daha geniş bir muhtevaya sahip bulunan Naîm, insana mutluluk veren maddî ve mânevî bütün güzellikleri ifade etmektedir. Buna göre “Cennâtün-naîm”, mutluluklarla dolu cennetler demektir.

Bir delikanlı bir kıza âşık olmuş. Fakat o çok sevdiği kızı çok güzel bir bahçenin köşküne kapatmışlar, o genci de bahçede bırakmışlar. O bahçe ona zindan gibi gelmez mi? Çünkü onun gayesi bahçe değil.

Allah-u Teâlâ’ya âşik olan kimseler de cennete o nazarla bakarlar. Çünkü gayeleri cennet-i âlâ degil, Cemâlullah’tır.

Binaenaleyh onlar cennetlerin en âlisindedir. Onlar hem orada her an Allah-u Teâlâ iledirler, O’na nazar ederler, O’nunla mülâkat yaparlar; hem de Allah-u Teâlâ onları orada en güzel bir şekilde yaşatır.

Onlar dünyada iken Allah-u Teâlâ’yı tercih ettiği için, Allah-u Teâlâ da onları tercih etmiş, onları huzuruna almış, mülâkatına kabul buyurmuş.

Onlar en güzel ameli yaptığı için, en güzel nimetler yine onlarındır. Onlar pek büyük ve yüksek cennetlerde gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, maddî ve mânevî nimetlerle huzur ve lezzet içindedirler.

Bunlar nâdir olarak gelenlerdir, yüz senede bir gelirler.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Her asırda benim ümmetimden ‘Sâbikûn=önde gelenler’ vardır ki bunlara büdelâ ve sıddikûn ıtlak olunur (söylenir). Haklarındaki ilâhî inâyet ve merhamet o kadar boldur ki sizler de o sayede yer ve içersiniz. Yeryüzü halkı için geleceği tasavvur olunan belâ ve musibetler onlarla kaldırılır.” (Nevâdirül-usûl)

Allah-u Teâlâ onları o kadar sever ki, yeryüzü halkına vereceği bütün nimetleri onların yüzü suyu hürmetine verir, bütün beşeriyet ondan istifade eder. Yeryüzüne bir belâ vereceği zaman onların yüzü suyu hürmetine vaz geçer veya tehir eder.

Dünyada olduğu gibi mahşerde de, sıratta da böyledir.

Musa Aleyhisselâm’a denizi yol yapan Hazret-i Allah, bu sevgili kulları da cehennemin üstüne yol yapar.


  Önceki Sonraki