
Sevgisiz hayat olmaz. Her şey sevgi ile kaimdir.
Esmâü’l-Hüsnâ’nın, Allah-u Teâlâ’nın 99 güzel isminin bir tanesi de “Vedûd” ism-i şerif’idir. Vedûd; “Çok seven ve çok sevilen, sevilmeye en çok lâyık olan” demektir.
Sevgiyi ve sevmeyi yaratan Hazret-i Allah’tır. Çünkü Cenâb-ı Hakk Hadis-i Kudsî’sinde:
“Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi arzuladım, bunun için de mahlukatı yarattım.” buyuruyor. Hazret-i Allah bilinmek ve sevilmek istiyor. “Bilineyim ama sevilmeyim”, hayır! O yarattığını sever, yarattığının da sevmesini ister. Hülâsa olarak arz etmek gerekirse; bidayette sevgi ve muhabbet var. Hazret-i Allah’a, Hazret-i Resulullah’a ve Hâtem-i veli’ye sevgi var.
Kalbe yerleşmiş, kemale ermiş hakiki imanın alâmeti Allah ve Resul’ünü canından ve her şeyden daha çok sevmek, O’nun hükümlerini seve seve kabul etmek ve tâbi olmaktır.
Hazret-i Allah’ın sevdiklerini; peygamberlerini, evliyaullah hazeratını, salih kullarını sevmek Allah’ı sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin en büyük alâmetidir.
Allah sevgisi imanın meyvesi, Allah’a yakınlığın en büyük bir nişanesidir.
Allah sevgisi bütün sevgilerin kaynağıdır. Sevgiye vesile olabilecek bütün sıfatlar O’nun cemal sıfatının tecellileridir.
Allah-u Teâlâ çok sever ve çok sevilir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmuştur:
“Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.” (Mâide: 54)
Sevgisiz hayat olmaz. Her şey sevgi ile kaimdir.
Esmâü’l-Hüsnâ’nın, Allah-u Teâlâ’nın 99 güzel isminin bir tanesi de “Vedûd” ism-i şerif’idir. Vedûd; “Çok seven ve çok sevilen, sevilmeye en çok lâyık olan” demektir.
Sevgiyi ve sevmeyi yaratan Hazret-i Allah’tır.
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“O, çok bağışlayan, çok sevendir.” (Bürûc: 14)
Bir kulun; yaratan, yaşatan, her türlü nimetlerle donatan Rabb’ini sevmesi en tabii bir hadisedir. O’nu tanıyan kimse bütün iyiliklerin, bütün güzelliklerin O’nun ve O’ndan olduğunu çok iyi bilir. O’nu bilen, O’nu çok sever.
Allah’ın yarattığı kullarını sevmesi ise havsalanın haricinde bir şeydir; büyük bir lütuf, büyük bir nimettir. Yaratılmış bir kul için Allah tarafından sevilmek kadar yüce bir bahtiyarlık olabilir mi? Yaratan yarattığını seviyor; bundan büyük bir devlet tasavvur olunabilir mi? Ebedî kurtuluş için bu sevgiden daha büyük bir amel var mıdır? Allah-u Teâlâ sevdiğini cehennemine atar mı, sevdiğini mahrum bırakır mı?
Zira Hadis-i şerif’te:
“Vallahi Allah sevdiği kulunu cehenneme atmaz.” buyuruluyor. (Münâvî)
Nitekim Allah-u Teâlâ “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.” (Mâide: 54) beyan-ı ilâhî’sinin devamında şöyle buyurmaktadır:
“İşte bu, Allah’ın öyle bir lütfu ihsanıdır ki, onu dilediğine verir.” (Mâide: 54)
O seviyor, onun için sevgiyi yaratıyor. O sevgiyi yarattığı için bir anne evlâdını çok seviyor; insan olsun, hayvan olsun yavrusu için canını siper ediyor.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz çocuğundan ayrılan, çocuğuna olan hasretinden rastladığı çocuğu kucağına alan, bağrına basan, emziren bir kadın gördü. Ashâbına:
“Hiç bu kadın çocuğunu ateşe atar mı?” diye sordu.
Onlar “Hayır, vallahi atmaz!” dediklerinde şöyle buyurdu:
“Allah kullarına bu kadının çocuğuna olan şefkatinden daha merhametlidir.” (Buharî-Müslim)
Böyle bir Yaratıcı’ya, seven bir Rabb’e düşmanlık besleyenler ise; nefislerine uymuş bedbahtlardır, küfran-ı nimette bulunan nankörlerdir. Zira nefsin en büyük sıfatı Allah’a isyandır.
“Rabb’imin merhameti olmadıkça, nefis olanca şiddetiyle kötülüğü emreder.” (Yusuf: 53)
Nefsini ilâh edinen, Rabb’ine hasım kesilip inkâr eden kimseleri Allah sevmez; O’nun sevdikleri de sevmez.
Allah-u Teâlâ’yı sevip O’na iman eden müminler Allah’a düşman olan kâfirleri sevip dost olurlarsa imanlarını, Allah’ın sevgisini ve dostluğunu kaybederler.
“Müminler müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah ile bir dostluğu kalmaz.” (Âl-i İmran: 28)
Dostluğu kazanılmaya ve sevilmeye en lâyık olan mutlak varlık O’dur. O’nun dostluğunu kaybetmek en büyük kayıp, sonu hüsranla bitecek bir bedbahtlıktır.
Kur’an-ı kerim’de Şuayb Aleyhisselâm’ın kıssasında şöyle haber verilmiştir:
“Rabb’inizden mağfiret dileyin. O’na tevbe edin. Doğrusu Rabb’im çok merhametlidir ve çok sever.” (Hûd: 90)
Allah-u Teâlâ Vedûd olmasaydı kullarını hidayete erdirmez, mümin kullarının tevbesinden sevinç duymazdı.
Biz insanlar ufacık bir şeye sabredemiyoruz. Hemen cezasını vermeye kalkıyoruz. Oysa Allah-u Teâlâ çok merhametli, bunca isyana rağmen merhamet ediyor, mühlet veriyor, elçilerini irşad için gönderiyor, tevbe edenlerin tevbesini kabul ediyor, küfrü bırakıp müslüman olan bir kimsenin kul hakkı hariç bütün günahlarını siliyor, iman ettiği andan itibaren doğduğu günkü gibi tertemiz ve günahsız kabul ediyor.
Allah öyle bir Allah!
O nezih ruhların biricik sevgilisidir. Bir kul için mümkün olabilen en üstün rütbe, yalnız O’nu sevmek, O’nu tanımak, buyruklarına seve seve itaat etmektir.
İnsanın ilk vazifesi kendisine hayat bahşeden Allah’ı bilmek, bulmak ve O’na gönülden bağlanmaktır. Dostluğu kazanılmaya ve sevilmeye en lâyık olan O’dur. Bütün sevgiler Allah sevgisi ile bütünleşince kemâle erer.
Allah-u Teâlâ, insanı yoktan var etti. Sayılması imkânsız olan çeşit çeşit nimetler verdi. Onu kendi mülkünde yaşatıyor, her işini görüyor, her ihtiyacını gideriyor.
Öyle bir Allah-u Teâlâ ki, dilekler çoğaldıkça ihsan ve keremi de çoğalıyor, hâcetler arttıkça in’am ve ikramı da artıyor.
İyilik ve güzellikleri bitmez, tükenmez...
O’nu tanıyan kimse, bütün iyiliklerin bütün güzelliklerin O’nun ve O’ndan olduğunu çok iyi bilir. O’nu bilen O’nu çok sever.
Marifetullah, tasavvufun en yüksek mertebesidir.
Hazret-i Allah’ın muhabbeti bir insanın kalbine yerleşmişse onun her hareketi Allah için ve Allah’a kavuşmak için olur.
Muhabbet marifetin meyvesidir, marifetten sonra gelir. Marifet zayıf olursa muhabbet de zayıf olur.
Çünkü Cenâb-ı Hakk Hadis-i Kudsî’sinde:
“Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi arzuladım, bunun için de mahlukatı yarattım.” buyuruyor. (Keşfü’l-Hafâ)
Hazret-i Allah bilinmek ve sevilmek istiyor. “Bilineyim ama sevilmeyim”, hayır! O yarattığını sever, yarattığının da sevmesini ister.
Hülâsa olarak arz etmek gerekirse; bidayette sevgi ve muhabbet var. Hazret-i Allah’a, Hazret-i Resulullah’a ve Hâtem-i veli’ye sevgi var.
Makam-ı muhabbet, bütün makamların üstündedir. Çünkü muhabbetullah bütün makamlara sirayet etmiştir. Vâsıliyet ancak Allah sevgisi ile olur. Bütün eşyanın meydana gelmesi de Allah sevgisindendir. Vücudun aslı muhabbettir. Kaynağı ise kâinatın mebdei olan Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm’ın makamıdır.
Allah-u Teâlâ’nın ilk yarattığı şey Resulullah Aleyhisselâm’ın nûrudur.
Onu öyle sevmiş, öyle sevmiş ki ona “Habib’im!” buyurmuştur, Resul’ünü her şeyden ve herkesten üstün tutmuş, onu âlemlere rahmet kılmıştır:
“Resul’üm! Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ: 107)
Kâinatı Resulullah Aleyhisselâm’ın yüzü suyu hürmetine yaratmıştır. O’nun nûrundan yaratmıştır. Âlemlerin yaratılış gayesi Habib-i Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir.
Bu sebeple O’nun Habib’ini sevmeyen bir kimse en büyük isyanı yapmış olur, Allah’ın sevgisinden mahrum olur.
Allah’ın sevgisine mazhar olmak ancak Habib’ini sevmek ve ona tâbi olmakla mümkündür:
“Resul’üm! Onlara söyle: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmran: 31)
“Hazret-i Allah Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini çok seviyor. Hazret-i Allah’a karşı bir kusur işlersem affeder diye bir ümidim var, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine karşı işlersem beni affetmez diye kanaatim husule gelmiştir. Bunu her zaman ifşâ ediyoruz, çünkü onu çok seviyor.” (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Kalbe yerleşmiş, kemale ermiş hakiki imanın alâmeti Allah ve Resul’ünü canından ve her şeyden daha çok sevmek, O’nun hükümlerini seve seve kabul etmek ve tâbi olmaktır.
Hazret-i Allah’ın sevdiklerini; peygamberlerini, evliyaullah hazeratını, salih kullarını sevmek Allah’ı sevmenin ve Allah tarafından sevilmenin en büyük alâmetidir.
O’nu sevip O’nun sevdiğini sevmemek tasavvur dahi edilemez. O’nun peygamberini, sevdiklerini sevmeyen, O’nun buyruklarına itaat etmeyen bir kimsenin O’nu sevdiğini iddia etmesi kabul görmez. Boş bir iddiadır, hükümsüzdür. Bu kimseler Allah-u Teâlâ’nın sevgisinden mahrumdur:
“Resul’üm! De ki: ‘Allah’a ve Peygamber’e itaat edin.’ Şayet yüz çevirirlerse şüphesiz ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmran: 32)
Ne kadar seviyorum derse desin, seni yaratan seni sevmedikten sonra ne hükmü var?
Allah tarafından sevilmemek büyük bir mahrumiyet, en büyük bir cezadır. Çünkü O herhangi bir kimse değil, yaratan, yaşatan Allah’tır.
Gerek dünyada gerekse ahirette, O’na dost olabilmekten daha üstün bir mertebe yoktur.
Allah ve Resul’ünü sevmek bir müslümanın en bariz vasfı olduğu gibi, Allah ve Resul’ünün sevdiklerini ve onları sevenleri de sevmek müslümanlığın, imanın, İslâm’ın özüdür; Allah sevgisinin, Resul’ü Muhammed Aleyhisselâm sevgisinin tabii bir neticesidir, ilâhî bir emirdir:
“Resul’üm! (İlâhî ahkâmı tebliğ ettiğin kimselere) de ki: ‘Ben sizi hidayete dâvet ettiğim için hiçbir ücret istemiyorum. Ancak yakınlarıma (Ehl-i beyt’ime) muhabbet etmenizi isterim.’” (Şûrâ: 23)
Ehl-i beyt’e muhabbet, şefaate mucip olur. Resulullah Aleyhisselâm’ın ehl-i beyt’ini, onun sevdiklerini, onun yakınlarını sevmeyen, ashabına dil uzatan kimse hangi yüzle ondan şefaat umabilir?
Her şey, her yakınlık sevgi iledir. Sevmeyen mahrum olur. Düşmanlık yapan bedbaht olur.
Resulullah Aleyhisselâm’ın mânen yakını olanlar da Ehl-i beyt’tendir:
Bir Hadis-i şerif’te:
“Selmân bizdendir ve Ehl-i beyt’tendir.” buyurulmaktadır. (Taberânî)
Halbuki Selmân-ı Farisî -radiyallahu anh- Hazretleri İran’dan gelmiş bulunuyordu. Ve fakat Hazret-i Selman -radiyallahu anh- Ashâb-ı kiram arasında Resulullah Aleyhisselâm’a yakınlığı ile temayüz etmişti. Hâne-i saâdet’e her zaman girip çıkabilirdi. Resulullah Aleyhisselâm’la geceleri hususi görüşme saati vardı. Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz: “Birçok geceler Selman Resulullah Aleyhisselâm’la yalnız kalırlardı. Hatta bu gecelerde ezvâc-ı tâhirat’tan hiç kimse onun hizmetine girmezdi.” buyurmuşlardır. Ashâb-ı kiram onun fazilet ve kemali hakkında ittifak etmişlerdir. Nitekim Hazret-i Ebu Bekir Sıddık -radiyallahu anh- Hazretleri’nden gelen Silsile-i âliyye-i Nakşibendiyye yolunun ikinci halkası Selman-ı Farisî -radiyallahu anh-dir. Mânevî nesep bu kanaldan devam etmiştir.
Allah-u Teâlâ kendisine yaklaştırdığı, sevdiği, dostluğuna aldığı kulları üzerine titrer. Kendisine karşı bir hata yapanın cezasını erteler, tevbe ettiğinde tevbesini kabul eder. Ancak sevdiği kullarını, kendisine yaklaştırıyor, bizzat kendi korumasına, tasarruf-u ilâhiyesine alıyor ve onların üzerine çok titriyor. Bu sebeple onlara düşmanlık yapanlar aslında bizzat Allah-u Teâlâ’ya düşmanlık yapmış oluyor.
Nitekim bir Hadis-i kudsî’de şöyle buyuruluyor:
“Velilerimden birisine düşmanlık eden kimseye ben harp ilân ederim.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 2042)
Allah-u Teâlâ burada çok büyük, çok şiddetli bir ihtar-ı ilâhî’de bulunuyor. Niçin? Çok sevdiği için, üzerine titrediği için... Allah’ın harp ilân ettiği kimsenin durumu ne olur?
Hazret-i Allah’ın sevgilisine düşmanlık bizzat kendisine düşmanlıktır. Eğer Hazret-i Allah bir kulunu sevmişse ona yapılanların hepsi Hakk’a yapılmış demektir.
Allah veli kullarını, sâlih kullarını çok sever, onlar da Allah’ı severler.
Bir veli kulu için böyle olursa velilerin sultanı ve sonuncusu olan Hatem-i veli’ye düşmanlık yapanların durumunu buradan kıyas edebilirsiniz.
Oysa onun da sevilmesi şart. Onu koymuş, ona koymuş.
Allah-u Teâlâ Hâtmü’l-enbiyâ Resulullah Aleyhisselâm’a “Habib’im!” buyurduğu gibi, Hâtmü’l-evliyâ olan Zât-ı âli’ye olan sevgisi hakkında şöyle beyan buyurmuştur:
İbrahim bin Edhem -kuddise sırruh- Hazretleri’nden rivâyet edildiğine göre; Allah-u Teâlâ Yahya Aleyhisselâm’a, son Peygamber’in ümmetinden olan bu büyük zâtı müjdeleyerek şöyle buyurmuştu:
“Ey Yahya!
Bil ki ben kullarımdan bir kulu, niyetinden ötürü sevmeyi kendime şiâr edindim.” (“el-Muhabbe li’l-Muhâsibî”; s. 22-23)
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Fütûhü’l-Gayb” adlı eserinin “33. Makâle”sinde Hâtemü’l-evliyâ’nın vasıflarını anlatırken bir yerinde şöyle beyan buyurmuştur:
“Onu sev ve sözlerine bağlan; her nereye varsan böyle birini ara ve zihninde onu gezdir. Şunu bil ki, o ne söylerse selâmet ondadır; helâk, bataklık başkadadır.” (“Fütûhü’l-Gayb”, 33. Makâle)
Muhyiddin-i İbnü’l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri; bu büyük Zât-ı âli’nin yaratılışının da bidayette olduğunu haber vererek şöyle buyurmuşlardır:
“Keza velilerin sonuncusu Hâtemü’l-evliyâ da, Âdem su ile toprak arasında iken veli idi.” (“Fusûsu’l-Hikem ve’t-Ta’lîkat aleyhi”; s. 63-64, Ebu’l-A’lâ Afîfî’nin ta’lik ve tahkikiyle. Beyrut, 1946)
Evliyâullah Hazerâtı’nın her birinin âhir zamanda zuhur edeceğini, Allah-u Teâlâ’ya olan yakınlığını ve Allah katındaki büyük derecesini, hususiyetlerini ifşâ edip haber verdikleri bu büyük Zât-ı âli’yi, Hatmü’l-evliyâ’yı sevmek Allah tarafından sevilmeye vesile olduğu gibi, ona buğz edip düşmanlık yapanların ise Allah tarafından asla sevilmeyeceğine hiç şüphe yoktur.
Binaenaleyh tasavvuf yolu muhabbetullahtan, Allah sevgisinden, Allah’ın sevip seçtiklerinden kaynağını alan münevver bir yoldur. Temelinde bu sevgi vardır.
Şeyhü’l-ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin bir beyanları şöyledir:
“Biz sevgiden sudur ettik, sevgi üzerine yaratıldık, sevgiye doğru yöneldik ve sevgiye verdik gönlümüzü.”
Allah’ın “Vedûd” ism-i şerif’ine gerçek anlamda mazhar olanlar bu yolun büyükleridir. Bu esmanın tecelliyatına mazhar olmuşlardır.
İmâm-ı Gazâli -kuddise sırruh- Hazretleri kulun Allah’ı sevmesini “kendisi için arzu ettiği her şeyi Allah’ın diğer yaratıkları için de istemesi, hatta onları kendisine tercih etmesi” olarak izah etmektedir.
Nitekim Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh- Efendimiz’in “Ey Rabb’im! Beni cehennemine koy, vücudumu o kadar büyüt ki orada hiç kimseye yer kalmasın.” beyanları ne kadar arza şayandır. Bu merhamet, en üstün şefkat ve fedakârlık duygusu Allah sevgisinin, Allah tarafından sevilmenin tezahürleridir.
Allah-u Teâlâ merhametinin ve sevgisinin bir tecellisi olarak Zât’ına yaklaştırıp seçtiği kullarına bu merhamet duygusunu ihsan etmiştir. Bu zâtların insanların imanlarını kurtarmak için kendilerini, ömürlerini feda etmeleri bu duygunun tecellileridir.
Bâyezid-i Bestâmî -kuddise sırruh- Hazretleri kutbiyetin kime verildiğini merâk ettiğinde Allah-u Teâlâ onu Demirci Hazretleri’ne göndermişti.
Demirci Hazretleri’nin “Benim vücudumu o kadar büyült ki, cehenneme yalnız ben gireyim, başka ümmet-i Muhammed’den kimse girmesin.” diye niyâz ettiğini işitince:
“O zaman anladım ki bunlar ümmetim ümmetim diyen âşıklardanmış, nefsim nefsim diyenlerden değilmiş.” buyurdular.
Nitekim aynı duâyı Bâyezid-i Bestâmî -kuddise sırruh- Hazretleri de “Allah’ım! Beni cehenneme at, vücudumu o kadar büyüt ki, cehennemde başka birini koyacak yer kalmasın!” diyerek yapmışlardı.
Bu âşıklar kıyamete kadar devam eder, sadece bu zatlara mahsus değildir. Hazret-i Musâ Aleyhisselâm’a denizi yol yapan Hazret-i Allah, bu sevgili kullarına da cehennemin üstüne yol yapar.
Bu bir esrâr-ı İlâhi’dir. Bu gibi kimseler yarın mahşerde ümmet-i Muhammed’e köprü olur. Onların yüzü suyu hürmetine yer içersiniz de bilmezsiniz. Allah-u Teâlâ onların sebebi ile belâ ve musîbetleri kaldırır bilmezsiniz, cehennemi görmeden sırat köprüsünü geçersiniz de bilmezsiniz.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:
“Her asırda benim ümmetimden sâbikûn (önde gelenler) vardır ki bunlara büdelâ ve sıddikûn ıtlak olunur (söylenir). Haklarındaki inâyet ve merhamet-i ilâhiye o kadar boldur ki sizler de o sayede yer ve içersiniz. Yeryüzü halkı için vukuu tasavvur olunan belâ ve musibetler onlarla def ve ref olur.” (Nevâdirül-usûl)
Bunlar yüz senede bir gönderilirler. Allah-u Teâlâ onları o kadar sever ki, ehl-i arza vereceği bütün nimetleri onların yüzü suyu hürmetine verir, bütün beşeriyet ondan istifade eder. Yeryüzüne bir belâ vereceği zaman onların yüzü suyu hürmetine vazgeçer.
Dünyada olduğu gibi mahşerde de, sıratta da böyledir.
Binaenaleyh bu sevgi böyle bir sevgidir, Allah’tan gelir.
Dostluğu kazanılmaya ve sevilmeye en lâyık olan mutlak varlık O’dur. Hakiki dost Hazret-i Allah’tır.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Asıl dost Allah’tır.” (Şûrâ: 9)
“Sizin dostunuz ancak Allah’tır, O’nun Peygamber’idir ve Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazlarını kılan, zekâtlarını veren müminlerdir.
Kim Allah’ı, O’nun Peygamber’ini ve müminleri dost edinirse bilsin ki galip gelecek olanlar Allah’tan yana olanlardır.” (Mâide: 55-56)
Allah-u Teâlâ bu Âyet-i kerime’sinde buyuruyor ki:
“Sizin dostunuz ancak Allah’tır.” (Mâide: 55)
En güzel dost, seni yoktan var eden, nimetlerle donatan, en güzel şekilde terbiye edip sonra suret veren, namütenahi rızıklarla merzuk eden ve bütün kâinatı sana musahhar kılan, bu kadar lütuf ve ihsan içinde bulunduran Hazret-i Allah’tır. O senin en yakînin ve en güzel refikindir.
Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz buyururlar ki:
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- son hastalığında ruhunu teslim ederken şöyle duâ ettiğini işittim:
“Ey Allah’ım! Beni bağışla, bana acı, en yüce dosta kavuştur.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1665)
Allah-u Teâlâ’dan daha yakın bir dost olamaz, Vallâhi olmaz! O’nu bulan dostu neyler? Dost olarak O yeter!
O’na döndüğün zaman yüzün O’na doğru olmalıdır. Artık O’ndan başka bir şey görmeyeceksin. Bütün yaratıklar O’nun yaratığıdır. O’na ibadet edeceksin, O’na muhabbet edeceksin, O’nun emrine tâbi olacaksın, O’nun rızâsı mucibince hareket edeceksin. Yüzünü O’na çevirmişsin, başka bir şey görmüyorsun ve görmek de istemiyorsun.
Allah-u Teâlâ ona bin tane can verse, bin tane de cânân verse, o Allah-u Teâlâ’yı tercih eder, bin canından da bin cânânından da vazgeçer.
Allah muhabbeti öyle bir muhabbettir!
Sen Hazret-i Allah ile olursan arkadaşın da O, refikin de O, saadetin de O, selâmetin de O... Dünya saadeti de Hazret-i Allah ile olmak, ahiret selâmeti de Hazret-i Allah ile olmaktır. Dünyada da O’nunla, ahirette de O’nunla...
“O’nun Peygamber’idir.” (Mâide: 55)
Resulullah Aleyhisselâm ise Rahmeten lil-âlemin’dir. Hazret-i Allah onu âlemlere hayat bahşetmek için yaratmıştır. Ondan daha güzel dost olur mu?
Onun en kâmil vârisi olan Hâtem-i veli başta olmak üzere Evliyâullah Hazeratı da buna dahildir.
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz buyururlar ki:
“Yeryüzü, ilâhî hükümleri ayakta tutan kimseden de hâlî kalmaz. ... Allah-u Teâlâ hüküm ve hüccetlerini onlarla korur. ... İşte bunlar Allah-u Teâlâ’nın kulları içinden seçtiği dostları, yeryüzünde dinine dâvet ve irşad için vazifelendirdiği kullarıdır.” (Ebu Tâlib el-Mekkî, “Kûtu’l-Kulûb”, c. 1, s. 134’den naklen)
Mevlâna -kuddise sırruh- Hazretleri dünyaya vedâ edeceği vakte “Şeb-i Arûs” (düğün gecesi) demiştir.
Bayezid-i Bestâmî -kuddise sırruh- Hazretleri:
“Veliler Allah-u Teâlâ’nın gelinleridir.” buyurmuşlardır.
Âyet-i kerime’nin devamında şöyle buyuruluyor:
“Ve Allah’ın emirlerine boyun eğerek namaz kılan, zekât veren müminlerdir.” (Mâide: 55)
Bu kıstası, bu ölçüyü Hazret-i Allah koyuyor. Bunların dost olduğunu beyan buyuruyor.
Camiden çıkar bankaya gider, camiden çıkar parti binasına gider, camiden çıkar futbol sahasına gider, camiden çıkar denize gider, camiden çıkar meyhaneye gider, camiden çıkar kahvehaneye gider. Eğer bunlar gerçekten namaz kılan hakiki iman sahibi kimseler olsalardı, kıldıkları namaz onları her kötülükten alıkoyardı.
Bu necip milleti bu hale düşüren, bir taraftan haram lokma, diğer taraftan din kurucu saptırıcı imamlar, sahte şeyhler, halkı ifsad eden ifsatçı âlimler ve kötü âmirlerdir.
Allah’a, Peygamber’e ve müminlere dost olmak, bu dostluğun dışındakileri terketmekle mümkündür. Münafıklarla ve kâfirlerle dostluk kurmak müminlere yakışmaz.
Bu Âyet-i kerime’de dost olarak sadece Allah-u Teâlâ, O’na tâbi olarak Resulullah Aleyhisselâm, Allah’a ve Resul’üne tâbi olarak da Allah’ın emirlerine boyun eğen müminler beyan edilmiştir.
“Zâlimler birbirlerinin dostlarıdırlar. Takvâ sahiplerinin dostu ise Allah’tır.” (Câsiye: 19)
“Allah düşmanlarınızı sizden çok daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak da Allah size yeter, hakiki bir yardımcı olarak da Allah size yeter.” (Nisâ: 45)
Allah-u Teâlâ’nın dostluğunu ve yardımını kazananlar, başkalarını dost edinmezler. Onlar Allah’ı anarak yaşar, Allah’ı anarak ölür ve Allah’ı anarak Allah’a ulaşırlar.
“İşte o Peygamber’e inanan, sayg gösterip aziz tutan, ona yardım eden, onunla gönderilen nura uyanlar yok mu? İşte onlar kurtuluşa ve saâdete erenlerdir.” (A’raf: 157)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e tâbi olmak, yolunda bulunmak, onu malından ve hatta canından da fazla sevmek, hem Allah sevgisinin delili ve tezahürü, hem de Allah tarafından sevilmenin sebebidir. İnsanı Allah sevgisine mazhar eder.
Zira o “Allah’ın “Habib’i”dir:
“Dikkat ediniz! Ben Allah’ın Habib’iyim, bunu övünmek için söylemiyorum.” (Tirmizî)
Onu o kadar seviyor ki tarifi imkânsız, çok sevmiş. Sevmiş de yaratmış, yaratmış sevmiş, “Habib’im” buyurmuş.
Hazret-i Allah’ın en sevgilisi Habib-i Ekrem’ine olan muhabbetini şöyle ifade buyuruyor:
“Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım.” (Keşfü’l-Hafâ)
O olmasaydı kâinat da olmayacaktı, o olmasaydı sen de olmayacaktın.
Kimde onun muhabbeti varsa onda hayat vardır. Kim ki ona tâbi olursa dünya ve ahiret azabından emin olur, iki cihan saâdetine erer. Hakk’ın yüce zâtına yaklaşır, yakınlık bulur, hakikate varır.
O, Allah-u Teâlâ’nın “Mahbub”u olduğu için, yolunda bulunup izinde gidenler de “Mahbubiyet” derecesine ulaşır.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Allah sevgisine vasıta olduğu için, onu seven Allah-u Teâlâ’yı sevmiş olur. Dostun dostu da dosttur.
O ki yaratılmışların en hayırlısıdır. Allah-u Teâlâ’nın Habib-i Ekrem’i, dostu, arşının nuru, vahyinin eminidir. Ziynetlendirdiği, şereflendirdiği, keremlendirdiği, büyük kıldığı, ilm-i ezelî’sini tâlim buyurduğu temiz kuludur.
Allah-u Teâlâ onu peygamberlerin efendisi ve sonuncusu, takvâ sahiplerinin önderi, günahkârların şefaatçısı ve âlemlerin rahmeti yapmıştır.
İnsanın mânevî hayat bulmasına da, âlemlerin rahmete ermesine de yegâne sebep onun Rahmeten lil-âlemîn olmasıdır.
O öyle bir rahmettir ki; “Resul’üm! Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ: 107) Fermân-ı ilâhi’sinin mazharı olmuştur. Bunun içindir ki âlemdeki her zerre nasibini ondan alıyor.
Âlemlerin hayatı, Allah-u Teâlâ’nın ona verdiği nur ile kâimdir.
O, Allah-u Teâlâ’ya ulaştırmak için tek bir rehberdir. Eğer o lütuflar olmasaydı, dalâlette ve karanlıkta kalınırdı.
Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin Sebeb-i mevcûdat, yani varlıkların yaratılış sebebi olduğunu beyan buyurdu ve beşeriyete duyurdu.
Onun aslı nurdur, o nuru kimse bilemiyor.
Her canlının Allah-u Teâlâ’ya şükretmesi ve Resulullah Aleyhisselâm’a müteşekkir olması lâzım, çünkü onunla hayat bulmuştur.
Ona tâbi olan, ona sevgi, muhabbet gösteren, saygı, hürmet eden, itaat ve teslimiyetle bağlananlar ancak Allah-u Teâlâ’nın sevgisine mazhar olabilir.
Öyle ki Kelâm-ı kadim’inde Habib’ine hitaben onlara şöyle buyuruyor:
“Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i imrân: 31)
İşte burada Hazret-i Allah ona tâbi olmayı, sevmesi için şart koşmuş. Kim ki ona sevgi ve muhabbet gösterir, saygı ve hürmet eder, itaat ve teslimiyetle bağlanır, sadakat ibraz ederse seveceğini beyan ediyor.
“Onu seveni ben de severim, sevmeyeni sevmem!”
Bu Hazret-i Allah’ın beyanı.
Sevgisinin yanına Resulullah’ın sevgisini, itaat ve teslimiyeti koyuyor.
Görülüyor ki Allah-u Teâlâ’ya itaatın ön şartı Resulullah Aleyhisselâm’a itaat olduğu gibi, Allah-u Teâlâ’nın sevgisine mazhar olmanın ön şartı da O’nun Resul’ünü sevmek ve ona tâbî olmaktır.
Bu Âyet-i kerime’nin hükmü, Resulullah Aleyhisselâm’ın yolunda olmadığı halde Allah-u Teâlâ’yı sevdiğini iddia eden herkese şâmildir. Bir kimse bütün söz ve fiillerinde ona uymadıkça bu iddiasında yalancıdır.
Allah-u Teâlâ burada Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine hitap ediyor ve iman edenlere duyuruyor. Eğer gerçekten iman etmişseniz, Allah-u Teâlâ’yı seviyorsanız; Resulullah Aleyhisselâm’ı sevmeniz ve ona tâbi olmanız, bu Âyet-i kerime mucibince emrediliyor. Bu emr-i şerif’e riayet etmeyen, bu Âyet-i kerime’yi inkâr ettiğinden ötürü küfre düşer ve o kimse kâfirdir.
Bu Âyet-i kerime nâzil olunca münâfıkların başı Abdullah bin Ubeyy:”Bakınız Muhammed kendisine itaati Allah’a itaat gibi tutuyor ve bizlere hıristiyanların İsâ’yı sevdikleri gibi kendisini sevmemizi emrediyor.” dedi.
Bunun üzerine ikinci Âyet-i kerime nâzil oldu:
“Resul’üm! De ki: ‘Allah’a ve Peygamber’e itaat edin.’ Şayet yüz çevirirlerse şüphesiz ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmran: 32)
Allah-u Teâlâ bunu yapmayanın kâfir olduğunu beyan buyuruyor ve duyuruyor.
Ona itaat etmeyen Allah’a itaat etmemiş demektir, ona tâbi olmayan Allah-u Teâlâ’nın sevgisinden mahrumdur, onu incitip üzenler acıklı bir azap ile vaad olunmuştur:
“Allah’ın Peygamber’ini incitip üzenlere acıklı bir azap vardır.” (Tevbe: 61)
Ona olan sevgi Allah tarafından sevilmeye vesile olduğu gibi, ona değil düşmanlık incitip üzmek bile acıklı bir azap görmeye sebep olur.
“Hidayet kendisine apaçık belli olduktan sonra, peygambere muhalefet edip inananların yolundan başkasına uyan kimseyi döndüğü yolda bırakırız. Ahirette de kendisini cehenneme sokarız. Ne kötü bir dönüş yeridir orası!” (Nisâ: 115)
Bu mevzu o kadar hassastır ki:
“Bir kimse Peygamber (s.a.v.) kabağı severdi der de, bir başkası da ben sevmiyorum derse, sevmiyorum diyen kâfir olur.” (Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî -kuddise sırruh-, “Câmiu’l-Mütûn fi Hakki Envâi’s-Sıfâti’l-İlâhiyye ve’l-’Akaidi’l-Mâturidiyye ve Elfâzi’l-Küfri ve Tashihi’l-a’mâli’l-’Acibiyye”, s. 80-82)
Resulullah Aleyhisselâm’a aşağılama niyeti ile “Arap” diyenlerin, İslâm dini’ne “Arap dini” yakıştırması yapanların;
Günümüze kadar intikal eden sakal-ı şerif’lerini “Kıl” diyerek tahkir etmek isteyenlerin;
Ondan bahsederken “O adam” diyen vehhabilerin;
Sünnet-i seniyye’yi, Hadis-i şerif’leri hafife alanların;
“Muhammedü’r-resulullah demese de olur.” diyen FETÖ’nün;
Ve buna mümasil ortaya çıkan türlü türlü türemelerin durumu budur. Bunların Allah ile, İslâm’la, müslümanlıkla hiçbir ilgileri yoktur, kalmamıştır. Allah bunları sevmez.
Bu hususlarda çok sarih Âyet-i kerime’ler, Hadis-i şerif’ler, Asr-ı saâdet’ten, Ashâb-ı kiram’ın hayatından birçok numuneler vardır.
Resulullah Aleyhisselâm’a iman olmadan; ona itaat, teslimiyet göstermeden; ona sevgi, saygı, hürmet beslemeden; onu canlardan da cananlardan da, her şeyden üstün tutmadan; arzusunu onun tebliğ ettiklerine uydurmadan; bu yoldan bu izden gitmeden müslümanlık olmaz, İslâm yaşanmaz.
Bunlardan bir tanesine bile riayet etmeyen kimsenin İslâm iddiası boştur.
Allah-u Teâlâ ile sevgi zincirinin kurulabilmesi ancak Sünnet-i seniyye’ye harfiyyen uymakla gerçekleşebilir.
Ancak ona muhabbet, teslimiyet ve bağlılık gösterenler, bu suretle Allah-u Teâlâ’nın ve Resulullah Aleyhisselâm’ın hoşnutluğunu elde etmiş olurlar.
Hazret-i Allah ve Resulü’nün hoşnutluğunu kazanabilmek, sevgisine mazhar olmak en büyük saâdet değil midir?
Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“O Peygamber müminlere öz nefislerinden evlâdır, canlarından da ileridir. Zevceleri ise müminlerin anneleridir.” (Ahzab: 6)
Bunu böyle bilip iman edenin imanı kemâle ermiştir. Bu halde olmayanlar her ne kadar iman etmiş görünüyor iseler de Allah sevgisinden, kâmil imandan mahrumdurlar, imanları surette kalmıştır.
Resulullah Aleyhisselâm’a sevgi ve muhabbet, itaat ve teslimiyet hususunda en güzel numune Ashab-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazeratı’dır. Asr-ı saâdet devri bunun en canlı misalleri ile doludur.
Zeyd bin Desinne -radiyallahu anh- ile Hubeyb bin Adiyy -radiyallahu anh-in bağlılıkları ne kadar arza şayandır.
Her ikisi de müşrikler tarafından Mekke’ye getirilmiş ve öldürülmelerine karar verilmişti.
Zeyd -radiyallahu anh-in idamında müşriklerin bütün ileri gelenleri bulunmuştu. Başını alacak kılıcın tam sıyrıldığı anda Ebu Süfyan kendisine “Doğru söyle! Şimdi senin yerinde Muhammed olsa, onun öldürülmesini tercih eder miydin?” dedi.
Zeyd -radiyallahu anh- hiç tereddüt etmeden “Asla!.. Ben öleyim de Peygamberimin vücuduna bir diken bile batmasın!” diye cevap verdi.
Ebu Süfyan bu imanı görünce ister istemez şu hakikatı itiraf etti ve “Hiç kimse Muhammed kadar arkadaşları tarafından sevilmemiştir!” diye bağırdı.
Zeyd -radiyallahu anh-i dininden döndürmek için oka tutmuşlarsa da, bu onun imanını arttırmaktan başka bir işe yaramadı. Daha sonra da Bedir’de öldürülen Ümeyye bin Halef’in oğlu Safvan’ın kölesi tarafından şehid edildi.
Hubeyb -radiyallahu anh-e İslâmiyet’ten dönmesi şartıyla serbest bırakılacağı söylendi. Fakat o “Benim için ölmek, dinimden dönmekten daha hayırlıdır.” dedi ve direğe çekilerek şehid edildi.
Hubeyb -radiyallahu anh- öldürüleceğini anlayınca hiç metanetini bozmadan izin istedi, iki rekât namaz kıldı, o andan itibaren idam edilecek müslümanların namaz kılması âdet oldu.
Hubeyb -radiyallahu anh- son dakikalarında “Allah’ım! Burada selâmımı Resul’üne ulaştıracak bir yüz göremiyorum. Bari selâmımı ona sen ulaştır!” diye duâ etti.
O anda Resulullah Aleyhisselâm ashabı ile oturuyordu. “Ve aleyhisselâm!” buyurdu.
Orada bulunanlar “Yâ Resulellah! Kimin selâmını aldın?” dediler.
“Kardeşiniz Hubeyb’in selâmını.” diye cevap verdi ve “Kureyş Hubeyb’i şehid etti.” buyurdu.
İşte Ashab-ı kiram bu idi. Onlar vahyin ve sohbetin bereketi ile hakikatleri göre göre iman ettiler. Resulullah Aleyhisselâm’a muhabbet lâf işi değildir.
Onlar öyle seviyorlardı. İmanlarına iman katıyorlardı.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i canımızdan fazla sevmedikçe, yaşadığını ruhen yaşamadıkça, nefse tatbik ettirmedikçe; gerçek ümmeti olduğumuzu nasıl ispat edebiliriz?
Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyurulmaktadır:
“Ben her mümine kendisinden daha evlâyım.” (Müslim)
Bunun sebebi, Sebeb-i mevcudat oluşudur. İnsanın mânevi hayat bulmasına yegâne sebep onun Rahmeten lil-âlemin olmasıdır. O Hazret-i Allah’a ulaştırmak için tek bir rehberdir. Eğer o lütuflar olmasaydı dalâlette ve karanlıkta kalınırdı. Senin nefsin cehenneme atılsaydı bundan daha büyük zulüm mü olurdu? Onun için gerçekten de kendi nefsinden evlâdır. Yalnız bilen için...
“Hiçbir kimse ben kendisine babasından, evlâdından ve bütün insanlardan daha sevgili oluncaya kadar kâmil mümin olamaz.” (Buhari)
Herkes Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i sevdiğini iddiâ edebilir. Gerçekte ise peygamber sevgisi kesin olarak itaat etme ve hiçbir surette muhalefet etmemekle gerçekleşir.
“Resulullah Aleyhisselâm’a hâl-i hayatında ne kadar tazim lâzımsa, vefatından sonra da o kadar tazim lâzımdır. Her hâl ve ahvalde hürmet vecibesini korumak gerekir. Ziyaretine giderken de, ‘Allah’ım, lâzım gelen tâzim ve edebi bana lütfet, senin lütfunla gideyim, bunu bana kolaylaştır ve kabul buyur.’” (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
“‘Rabb’im! Habib’ine karşı nasıl tazim etmem ve teslim olmam gerekiyorsa sen bu hâli bana lütfet. Senin lütfedeceğin bu sermaye ile Habib’ine öylece tazim edeyim ve teslim olayım!’ diye niyaz ederim.” (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Kimde onun muhabbeti varsa onda hayat vardır. Kim ki ona tâbi olursa Hakk ve hakikate erer.
Ona tâbi olan, ona sevgi, muhabbet gösteren, saygı, hürmet eden, itaat ve teslimiyetle bağlananlar ancak Allah-u Teâlâ’nın sevgisine mazhar olabilir.
Allah-u Teâlâ lütufların hepsini Resulullah Aleyhisselâm’a vermiş. En sevdiği o, en seçtiği o, en çok doldurduğu o. Hâtem-i enbiyâ’ya ne ki ihsan ettiyse o ihsanı Hâtem-i evliyâ’ya ilka etmiş, olduğu gibi ona intikal etmiş. Allah-u Teâlâ öyle koymuş, öyle murad etmiş.
“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve hak ile hüküm verirler.” (A’raf: 181)
Nasıl ki Hâtem-i enbiya Resulullah Aleyhisselâm’ı sevmek şart ise, Hâtem-i evliyâ da öyledir. Çünkü Allah-u Teâlâ ona velâyetini vermiş; onu da sevmiş, onu da sevmiş; onu ona varis kılmış; birini birinden ayırmamış. O böyle takdir buyurmuş, böyle halketmiş, böyle sevmiş; kula düşen O’nun hükmüne, O’nun takdirine, O’nun yaratışına teslim olmaktır. Allah’ı seven Allah’ın sevgilisini de sever.
Hâtem-i evliya, âhir son zamanda gelecek velilerin sonuncusu demektir. Hâtem-i enbiya olduğu gibi bir de Hâtem-i evliya vardır.
Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm’ın velâyetini ona vermiştir. O velâyetin üstünde hiçbir velâyet yoktur. Zira, velâyet nübüvvetin bâtınıdır. Nübüvvetin kandili nasıl ki yaratılışta ilk, gönderilişte son peygamber olan Hâtemü’n-nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise; “Velayet”in kandili de yaratılışta ilk, gönderilişte son veli olan Hâtemü’l-evliyâ -kuddise sırruh-tur. Münevver tasavvuf yolundan gelen evliyâullah hazeratının hepsi velâyetlerini o kandilden almışlar, birçokları bu hakikati eserlerinde ifşa etmişlerdir.
Onun da sevilmesi şart. Onu koymuş, ona koymuş. Onu da Hadis-i kudsî’sinde şöyle haber vermiştir:
“Bil ki ben kullarımdan bir kulu, niyetinden ötürü sevmeyi kendime şiâr edindim.” (“el-Muhabbe li’l-Muhâsibî”; s. 22-23)
Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm’a: “Habib’im!” dedi, burada ise sevmeyi şiar edindi. Aradaki fark büyüktür. Her şey bir amma, o birliğin içinde bir özlük var, özü de ona: “Habib’im!” diye hitap etmesidir.
Bütün sır; “Sevmeyi şiâr edindim” Beyân-ı ilâhisi’nde gizlidir. Cenâb-ı Hakk onu sevmeyi kendine şiâr edindiğini beyan buyuruyor.
Hem “Habib’im!” hitâb-ı ilâhiyesi’nin muhatabiyeti var, hem de “Habib’im!” hitabıyla beyan buyurulan bu sevginin şiâr edinilmesi var. Nûrun alâ nûr. Hem sevmiş, hem de sevmeyi şiâr edinmiş. Bunu Hazret-i Allah buyuruyor.
Cenâb-ı Hakk onunla bitişik kıldığı için, bu bitiştiğini bazen ileriye götürüyorlar. Hazret-i Allah o kadar seviyor ki, o kadar iştiyak duyuyor ki onu sevmeyi kendine şiâr edinmiş. Öyle bir sevgi ile onu seviyor ki ve bu sevgisi her daim artarak devam ediyor. Onunla hususi bir ünsiyeti var, bir ilgisi var, hususi işleri var... Bunu Yahya Aleyhisselâm’a haber veriyor. Ona olan sevgisini duyuruyor, onun şahsında bu sevgisini ilân ediyor. Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini ilân ettiği gibi...
Hazret-i Allah ona olan sevgisini, arzusunu, iştiyakını Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine şöyle haber vermişti.
Hadis-i kudsî’de:
“Muhakkak ki Ebrar’ın benimle mülâki olmaya iştiyakları çoğalmıştır. Halbuki benim onlarla mülâki olmaya iştiyakım daha kuvvetlidir.” buyuruluyor.
Tasavvur buyurun Allah-u Teâlâ’nın onların üzerinde ne kadar sevgisi var. Onlara kavuşmak için ne kadar arzusu var? Onlar Allah-u Teâlâ’dan bir an ayrı değildir. Fakat bizim anlamamız için Allah-u Teâlâ bunu bize buyuruyor ve duyuruyor.
Gurbette bulunan bir oğul annesine kavuşmayı ister, amma annesi oğluna kavuşmayı daha çok ister.
Bu bambaşka bir esrâr-ı ilâhi’dir ki tarifine imkân yok. Risalet kesildi velâyet kıyamete kadar devam ediyor.
Mahbubiyet devam ediyor. Allah-u Teâlâ Hâtem kılmış, velâyet-i Muhammediye’yi verdiği için onu kendine Mahbub’u kılmış. Bu ezelden konulma iledir. Zira Cenâb-ı Hakk onu kendisi için yaratmış:
“Seni kendim için seçtim.” (Tâhâ: 41)
Onu sevdiği için, Allah-u Teâlâ Hâtemü’n-nebi’ye “Habib’im!” dedi. Bu bir intikal olduğu için bu sevgi de intikal eder. Ve bu sevgi devam ediyor.
Bu ezelî lütuftur, maşuk makamıdır. Onlar sevilmişler, Hazret-i Allah’ın sevgili “Habib”i olmuşlardır.
Akşemseddin -kuddise sırruh- Hazretleri bu makamı şöyle tarif buyuruyorlar:
“Mâşûk makamı Resulullah Hazretleri’nin Ruh-i şerif’lerinin makamıdır. Çünkü yaratılmış olan on sekiz bin âlem, Ruh-i Muhammedî’nin nuru aşkına var edilmiştir. ..... Mâşuk makamı Ruh-i Muhammedî makamından başka bir şey değildir.
Yine, Velâyet derecesinde Mâşuk makamı olan bu makama ‘Âlem kutbu’ndan başkası ayak basamaz. Mümkün dahi değildir. İşte, mâşuk makamı bu makamdır.” (“Makâmât-ı Evliyâ”, 10. Bab)
Bu Hâtem-i veli’ye verilen hususi makamdır. Maşuk makamı, Rûh-i Muhammedî makamıdır. Başka kimseye verilmemiş.
Muhyiddin-i İbnü’l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri, Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhisselâm’ın aslı ve hakikati olan Rûh-i Muhammedî’nin en kâmil şekliyle Hâtem-i veli’de tecelli ettiğini beyan ederek şöyle buyuruyorlar:
“Rûh-i Muhammedî âlemin içinde; zamanın kutbunda, efrâd’da ve Muhammedî velâyetin Hatm’inde en kâmil şekliyle zuhur etmiştir.” (Fütûhâtü’l-Mekkiyye)
Nitekim Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Onu sev ve sözlerine bağlan; her nereye varsan böyle birini ara ve zihninde onu gezdir.” buyuruyor. (“Fütûhü’l-Gayb”, 33. Makâle)
İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri de şöyle buyuruyorlar:
“Amma o zâta, o kutb-u irşâda inanan ve sevenler, ona teveccüh etmeseler de, Allah-u Teâlâ’nın zikrinden hâlî olsalar dahi, yalnız bu sevgileri sebebiyle irşad ve hidayet nûruna kavuşurlar.” (260. Mektub)
Yâni; “Ona muhabbet kâfidir.” diyorlar.
“Hazret-i Allah onu sevdiği için, onu seveni de sever!” demektir.
“Ben onu seviyorum, onu seversen ben de sizi severim.”
O sevgi kişinin Hakk’a tekarrüb etmesine vesile olur. Allah sevgisine vasıta olduğu için onu seven Hazret-i Allah’ı sevmiş olur.
İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri “Kitâbu’n-Netîce” adlı eserinin 1. cildinin 436. sayfasında şöyle buyuruyor:
“Hatm’ül-evliyâ’ya muhabbet eyle, tâ ki bununla dahi şefaate muhtaç olmayasın.”
O, onun vekili olduğu için, ona yapılan muhabbet Resulullah Aleyhisselâm’a yapılan muhabbet gibidir. O şefaat ettiği gibi, Allah-u Teâlâ’nın izniyle o da şefaat eder.
Nitekim Abdullah bin Ebi’l-Ced’a -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:
“Ben, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-i şöyle buyururken işittim:
“Andolsun ki ümmetimden bir kimsenin şefaatiyle Temîmoğulları’ndan daha çok kimse cennete girecektir.”
Ashâb-ı kiram:
“Senden başka bir kimsenin mi yâ Resulellah?” dediler.
“Benden başka bir kimse!” buyurdu.” (Tirmizi - İbn-i Mâce: 1443)
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyuruyorlar:
“Bütün velîlerin kalpleri Allah’ın celâliyle birleşir, hepsi tek bir kişinin kalbi üzerinde bulunur.
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onunla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
‘Ümmetimden yetmiş bin kişi hesapsız olarak cennete gireceklerdir. Onların kalpleri bir adamın kalbi üzerindedir.’ (Buhârî, c. 8, 124; Müslim, Îmân, 371-372)
Onlar kalpleri O’ndan gayrı her şeyden uzaklaşıp, tek bir kalp gibi birbirine bağlanmaları nedeniyle birleşip böyle olmuşlardır.
İşte bunun içindir ki Resulullah Aleyhisselâtü vesselâm, Azîz ve Celîl olan Rabb’inin şöyle buyurduğunu söylemiştir:
“Muhabbetimle birleştirdiklerim o kimselerdir ki, onlar benim Celâl’imle biraraya gelir ve benim Celâl’imle sâfileşirler!” (Ahmed bin Hanbel, “Müsned”, c. 5, s. 247; Ayrıca bakınız: “el-Mu’cemü’l- Müfehres”, c. 1, 408b yaprağı)” (“Hatmü’l-Evliyâ” Kitabı, Hakikat Yayıncılık, s. 310)
İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri devamla şöyle buyuruyorlar:
“Zirâ bu bir muhabbettir ki; adâvetleri ref eder. (Düşmanlıkları kaldırır.)”
O, Hakk nâmına gönderilmiştir, Hakk’ı tebliğ eder. Ona muhabbet eden kimse, Hakk’a muhabbet etmiş olur. Ona buğz eden kimse ise, Hakk’a buğzetmiş olur. Bu buğzu kaldırmak isteyenlerin muhabbet etmesi gerekir.
Gönüllerindeki muhabbet, onunla beraber olmayı vesile kılar.
Kimde onun muhabbeti varsa onda hayat vardır. Kim ki ona tâbi olursa dünya ve ahiret azabından emin olur, iki cihan saâdetine erer. Hakk’ın yüce zâtına yaklaşır, yakınlık bulur, hakikate varır.
Ama hepsi sevgiye dayanıyor. Onun için vasiyette; “Muhabbetle selâm verenden dahi geçmeyiz” demişizdir. Kim samimi selâm verirse o muhabbete dahil olur. Çünkü o selâm sadece bir selâm değil, muhabbetle verildiği için bilet oluyor, geçiş bileti ve daha dünyada iken veriliyor.
Bu sevginin, bu muhabbetin dünya saadetine, ahiret selâmetine vesile olacağına aşikârdır.
Bir insan Hazret-i Allah’a nasıl yaklaşıyor? Hâtem-i nebi’ye ve Hâtem-i veli’ye muhabbetle.
Şeyh Mustafa el-Üsküdârî -kuddise sırruh- Hazretleri “Vâridât-ı Mensûre” adlı eserinde “Hâtemü’l-velâye” mertebesine âit olan irşâdın, gelmiş-geçmiş bütün velîlere, şeyhlere ve onların talebelerine sirâyet ettiğini beyân etmiştir:
“Ledün ‘ilmine ve irşâda kâbiliyetli olan tâlipler tam bir muhabbet ile ‘Hâtemü’l-evliyâ’ mişkâtından feyizlenmiş olduklarından, ‘âlemin mürşidi olan Zât (Hâtemü’l-enbiyâ) tarafından davet ve halkı terbiye için rehber ve vekîl olurlar.” (“Vâridât-ı Mensûre”, Millet Ktp. Ali Emîrî, Manzum, Mecmû’a, nr.: 737, vr. 153b-154a)
Veliler, Hâtem-i veli’nin bizâtihi kendisinden feyizlenmişlerdir. Bu vazife tam ve kâmil bir muhabbetle Hâtem-i veli’den almaları sebebiyledir.
Bu muhabbet, bütün makamların üstündedir.
İbrahim Hakkı -kuddise sırruh- Hazretleri:
“Allah’ı isteyenleri ve sevenleri, evlâdından daha çok sever.” buyuruyorlar.
Fakat yönelmeyenlere hiç iltifat edilmez, kim olursa olsun.
En gizli nokta da bu. Seven alabiliyor, itimat ediyor. Rabb’im buraya koymuş, alayım. O zaman ne oluyor? O’nun lütuf tecelliyatına mazhar oluyorsun, çeşmeyi açıyorsun, nasibin kadar kanıyorsun.
Sevmek bu kadar kıymetli, bu kadar faziletli. Ve fakat bu zâta değil düşmanlık incitmek bile mahrum olmak için kâfidir.
Zira İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Mektûbat” adlı eserinin “260. Mektub”unda Hâtem-i veli’den bahsederken şöyle buyurmuştur:
“Bir kimse o zâtı inkâr eder beğenmezse, veya o zât bu kimseye incinmişse; Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nin zikri ile meşgul olsa bile, irşadın ve hidayetin hakikatinden mahrumdur. Ona inanmaması veya onu incitmiş olması, bir set olur ve feyiz yolunu kapatır. O şânı büyük kutup onun istifade etmemesi için teveccüh etmemiş olsa bile, onun zararını istememiş olsa bile, hidayete kavuşamaz. Onda irşad ve hidayetin ancak sureti vardır, hepsi o kadar, faydası çok azdır.”
Niçin, sevgilisi olduğu için, üzerine titrediği için. Seveni seviyor, düşmanlık edene harp ilân ediyor.
Böyle bir kalbe girmek bu kadar büyük saâdet olduğu gibi, o kalpten düşmek de o kadar büyük felâkettir.
“Onun kalbinden düşmek gökten düşmek gibidir.” buyuruluyor.
Hadis-i şerif’te:
“Mümin kulun kalbi, Rahman olan Allah’ın arşıdır.” buyuruluyor. (Keşfü’l-Hafâ: 2/130)
Onun kalbi Arşu’r-rahman olduğu için, düştüğü zaman oradan düşüyor. Gökten değil, oradan. O kalbe girmek bu kadar büyük bir saadet ama çıkmak da bu kadar büyük bir felâkettir.
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri “Hatmü’l-Evliyâ” kitabında buyurur ki:
“Nasıl ki peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-e ‘Hâtemü’n-nübüvve’ verilmişse ve o bütün peygamberler üzerine Allah-u Teâlâ’nın bir hücceti ise, velilerin sonuncusu olan bu veli de âhir zamanda öyle olacaktır.”
Resulullah Aleyhisselâm’ın emaneti olduğu gibi buraya intikal etmiş. Bu intikal Hâtem’den Hâtem’e intikaldir. Bu intikal ile onun vekâleti, onun vazifesi yapılıyor. Şüphesiz ki bu da Allah-u Teâlâ’dan geliyor.
Onun içindir ki ikinci olarak en sevgilisi Hâtem-i veli’dir. Niçin?
“Velâyet-i Muhammed’in hakikati Hâtem-i veli” olduğu için.
Şeyh Abdürrezzak bin Ebû’l-Gınâ -kuddise sırruh- Hazretleri:
“Bununla birlikte velâyet hazînesinin güneşi mutlak anlamda Hâtem-i evliyâ’dır.” buyuruyor. (Şerh-i Fusûsu’l-Hikem)
Velâyet-i hassa-i Muhammediyye’yi ona koymuş, alan oradan alabiliyor.
Muhyiddin-i İbnü’l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri:
“Hâtemü’l-Velâyeti’l-Muhammediyye, ümmet-i Muhammed’in velâyeti için zuhur edecek has Hatm’dir.” buyurarak Hâtem-i veli’yi beyan etmişlerdir. (Fütûhâtü’l-Mekkiyye an Esrâri Memleketi’l-Mâlikiyye ve’l-Mülkiyye, c.6)
Abdullah-ı Bosnevî -kuddise sırruh- Hazretleri de:
“O velâyet-i Muhammediyye-i hassa’nın Hâtem’idir ve hâtemiyet mertebesinde Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in kâmil vârisidir.” buyurmuşlardır. (“Şerh-i Fusûsu’l Hikem-i Bosnevî”; s. 456)
Allah-u Teâlâ’nın veli kullarının cümlesine hürmet edip sevgi beslemelidir. Zira onlar Hakk’ın sevdiği ve muhabbet için seçtiği kullarıdır.
Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” (Tevbe: 119)
Sâdıklar, Allah-u Teâlâ’nın veli kulu olan mürşid-i kâmillerdir. “Sâdıkîn”den murad “Mürşidûn” yani mürşidler olduğu “Bahr-ul Hakâyık” tefsirinde beyan buyurulmuştur.
Evliyâullah sevgisi Allah sevgisinin bir tezahürüdür. Allah sevmiş, Allah’ın sevdiğini sevmek imanın gereği, Allah’a yaklaşmak isteyen bir müslümanın tabii bir vasfıdır. O’nun sevdiklerine dost edindiklerine buğz etmek öldürücü bir zehirdir. Neyi öldürür? İmanı öldürür.
“Sakın anlamıyorum diye bu ilmi inkâra kalkışma. Aklî ilimleri kavradığını zannederek çizmeden yukarı çıkan âlimlerin helâk noktası burasıdır. Allah dostlarının bu hallerini inkâr eden bir ilimden, cehâlet çok daha iyidir. Kaynak bir olduğu için, velîleri ve kerâmetlerini inkâr, peygamberleri ve mucizeleri inkâr demektir. Peygamberleri inkâr ise tamamen dinden çıkmaktır.” (İmâm-ı Gazâlî -rahmetullahi aleyh-, İhyâ-u Ulûm’id-din)
Diğer bir Âyet-i kerime’de:
“Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” buyuruluyor. (En’am: 83)
İşte bunlar bu derecelere yükselttiği kullardır. Gerçek bahtiyar insan bunlardır.
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Bize kendi katından bir veli ver, bize kendi katından bir yardımcı ver.” (Nisâ: 75)
Bazı zevât-ı kiram bu Âyet-i kerime’yi:
“Bize senden sana gitmemizi gösterecek, bize kılavuzluk edecek bir veli ver.” şeklinde mânâlandırmışlardır.
Duâlarında Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in:
“Ey Allah’ım! Bana kendi sevgini, seni sevenlerin sevgisini ve beni sana yaklaştıracak olanların sevgisini nasip eyle.” (Tirmizi)
Buyurmaları, bu sevginin çok mühim olduğunu ifade etmektedir.
Allah-u Teâlâ bir kulu hayra yöneltirse, o hep iyileri sever. Bu, hukuk-u peygamberiye gereğidir. Hakk’ın dostlarını sevmek ve onların sevgisini kazanmak büyük bir nimet, dünya ve ahiret sermayesidir. Onlara Allah için gönülden bağlı olanlar, ahirette de onlarla beraberdirler. Onların gönüllerine girenler onlarla ilhak olurlar.
Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri:
“Sâdât-ı kiram ve Pirân-ı izam Efendilerimiz hakkında besleyebildiğim cüz’i bir muhabbetten başka bir sermayem yoktur.” buyurmuşlardır. (31. Mektup)
Yusuf Aleyhisselâm’ın bir peygamber olduğu halde:
“Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Dünyada da ahirette de benim yârim yardımcım sensin. Müslüman olarak canımı al ve beni sâlihler zümresine kat.” (Yusuf: 101)
Diye duâ ettiğini Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde haber veriyor.
O, bu dilek ile, “Sâlihler zümresine” dahil olmak niyazı ile ahirete intikal etmiştir. Gerçekten Allah’a gönülden bağlı olanların can atacakları arzu ve gaye işte bu sondur.
Evliyâullah’a yakın olan feyz ve berekete nâil olur. Bir istekte bulunurken, bu gibi zevât-ı kiramın yüzü suyu hürmetine istemek çok faydalı olduğu gibi, onları vasıta yaparak Allah-u Teâlâ’ya sığınmak da çok mühimdir.
Suçlu bir çocuğun, kabahati anında babasının çok sevdiği bir dostuna sığınması ve kendisini affettirmesi gibidir.
Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri vakit, sana gelip de Allah’tan tevbekâr olarak günahlarının bağışlanmasını isteselerdi, sen Peygamber de kendileri için af isteyiverseydin, elbette Allah’ı affedici ve merhametli bulurlardı.” (Nisâ: 64)
İşte bu, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini çok sevdiğinin ve ona sığınılması gerektiğinin ifadesi ve gerekçesidir.
Bu ilâhi emir, onun ahirete intikali ile kesilmez ve son bulmaz. Âyet-i kerime’den anlaşılıyor ki; Allah-u Teâlâ’nın tevbeleri kabul etmesi ve onlara mağfiret edici olması, Resulullah Aleyhisselâm’a gelmelerine, huzurunda mağfiret dileğinde bulunmalarına ve Resulullah Aleyhisselâm’ın da onlar için istiğfar edivermesine bağlıdır.
Hayatında iken bereket umulan bir zâtın, vefatından sonra kabrini ziyaret etmekle de bereket umulacağı şüphesizdir.
Onların bereketleri, hayatlarında olduğu gibi vefatlarından sonra da devam etmektedir. Çünkü tasarruf devam eder.
Onlara düşmanlık ise Allah-u Teâlâ ile harp etmek demektir.
Diğer bir Hadis-i kudsî’de ise şöyle buyurur:
“Velilerimden birisine düşmanlık eden kimseye ben harp ilân ederim.
Kulumu bana en çok yaklaştıran şey, farz kıldığım ibâdetleri yapmasıdır. Nâfile ibadetlerle de bana o kadar yaklaşır ki, nihayet ben o kulumu severim. Sevince de artık onun duyan kulağı olurum, o benimle işitir. Gören gözü olurum, o benimle görür. Eli olurum, o benimle dokunur. Ayağı olurum, o benimle yürür, (Kalbi olurum, o benimle anlar. Söyleyen dili olurum, o benimle konuşur.) Ne dilerse onu yerine getiririm. Herhangi bir şeyden bana sığınırsa ben onu muhafaza ederim.” (Buharî. Tecrid-i sarih: 2042)
Allah-u Teâlâ onları muhafaza eder, onları kendi hallerine bırakmaz.
Allah’ın bu sevgililerini sevmek Allah tarafından sevilmenin şartı ve büyük bir bereket olduğu gibi, bunlara düşmanlık yapmak da bu derece büyük bir kabahattir, Allah’la karşı karşıya gelmek demektir.
Osmanlı kuruluş ve yükselme yıllarında Allah dostlarına olan sevgisi, bağlılığı ile büyük bir bereket gördü.
Türk milleti hususiyetle bu tasavvuf yolunun büyüklerine ve bu münevver yola tâbi olduğu veyahut bu münevver yolun yolcularına, büyüklerine muhabbet beslediği için bu sevgiden ve merhametten büyük bir nasip almıştır. Bu necip milletin her ferdinin bütün mazlumlara el uzatmaya çalışması, el uzatamasa bile gönlünden zâlimlere buğz etmesi buradan gelir.
“İman edip sâlih ameller işleyen ve Rabb’lerine gönülden boyun eğenlere gelince, işte onlar cennet halkıdırlar, onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Hûd: 23)
Osmanlı’nın yıkılış sürecinin başladığı 17. yüzyılda Allah dostlarına düşmanlığın artması, tasavvuf düşmanı Kadızadeliler hareketinin sarayda ve toplumda etkin hâle gelmesi bir tesadüf değildir. IŞİD zihniyetine benzer bağnaz bir zihniyete sahip bu hareket sebebiyle birçok tasavvuf ehli eziyet görmüş, bunların bağnaz fikirlerinin etkisiyle kabir ziyaretlerinin yasaklanması gibi uygulamalar ortaya çıkmıştı. Çınar Vakası’ndan sonra çıkan olaylarda İstanbul’da tekkeleri yıkmaya, dervişleri öldürmeye ve selatin camilerinin minarelerini bidat olduğu gerekçesiyle tek minare kalacak şekilde yıktırmaya kalkıştılar.
Osmanlı’ya ve İslâm’a en büyük zararı bu gibi hareketler vermiştir. Benzer bir zihniyete sahip olan ve 19. Yüzyılda ortaya çıkan, İngilizlerin müslümanların Resulullah Aleyhisselâm’a olan sevgisini ve bağlılığını zayıflatmak için, tefrikaya düşürmek için destekledikleri Vehhabilik Arap yarımadasında yıllarca büyük terör olaylarının yaşanmasına sebep olmuştur. Benzer bir durum yakın zamanda Amerika ve İsrail’in el altından destekleyip büyüttüğü IŞİD fitnesi sebebiyle yaşanmıştır.
Allah’ın sevgililerini sevmeyen kişi ve güruhlar Allah sevgisinden ve her türlü bereketten, rahmetten mahrumdur. Tarih boyu düşmana zemin hazırlayan, İslâm’a, devlete, millete en büyük zararı verenler bunlar olmuşlardır.
İbn-i Abbas -radiyallahu anh-den rivayetle şöyle buyuruyorlar:
“Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- yaralanınca yanına vardım ve:
“Ey mü’minlerin emiri! Seni cennetle müjdeliyorum! Öyle ya, uzun süre Allah Resul’ünün sohbetinde bulundun, müminlerin idaresini dirâyetle yüklendin. Emaneti yerine getirdin.” dedim.
Ömer -radiyallahu anh- şu karşılığı verdi:
“Beni cennetle müjdeliyorsun! Kendisinden başka ibadete lâyık bir ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki dünya ve içindekiler benim olsa önümdeki cehennem azabından kurtulmak için neticenin ne olduğunu öğrenmeden hepsini fidye olarak verirdim.
Müminlerin idaresini deruhte etmiş olmam hususundaki sözlerine gelince: Ne lehime ne de aleyhime olsun kâfi (zararlı çıkmayayım da kârını istemem)!
Allah Resul’ünün sohbetinde bulunmama gelince: İşte tek ümidim bu!” (İbn Sa’d, 3/254)
“Kıyamet ne zaman kopacak ya Resulellah!” diye soran bir zâta:
“O gün için ne hazırladın?” buyurdular.
O da “Hiçbir hazırlığım yok. Fakat ben Allah’ı ve O’nun Peygamber’ini çok severim.” dedi.
Bunun üzerine ona şu müjdeyi verdiler:
“Öyle ise sen, sevdiklerinle berabersin.”
Hadis-i şerif’i rivayet eden Enes bin Malik -radiyallahu anh- der ki:
“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bu haberine sevindiğimiz gibi hiçbir şey bizi sevindirmedi.” (Buharî. Tecrid-i Sarih: 1495)
•
Ebû Zerr -radiyallahu anh- şöyle anlatmıştır:
“Bir seferinde Peygamber Efendimiz’e:
“Yâ Resulellah, bir adam var ki bir cemaati seviyor, fakat onların yaptıklarını yapamıyor. Bu kişi hakkında ne buyurursunuz?” dedim.
“Ebâ Zerr! Sen sevdiklerinle berabersindir!” buyurdu.
“Ben Allah ve Resul’ünü seviyorum.” dedim.
Yine: “Sen sevdiklerinle berabersin.” buyurdu.
Aynı soruyu tekrar sordum. Peygamberimiz de cevabını tekrarladı:
“Sen sevdiklerinle berabersin!” (Ebu Dâvud)
Resul-i zişan -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Allah sevgisine vasıta olduğu için, onu seven Allah-u Teâlâ’yı sevmiş olur. Dostun dostu da dosttur.
Diğer bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Beni seven cennette benimle beraber olur.” (Tirmizi)
Kimde onun muhabbeti varsa onda hayat vardır. Kim ki ona tâbi olursa dünya ve ahiret azabından emin olur, iki cihan saâdetine erer, Hakk’ın yüce zâtına yaklaşır, yakınlık bulur, hakikata varır.
Ashâb-ı Kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı’nın arasında öyle vecd ve aşk sahibi kimseler bulunuyordu ki, Resulullah Aleyhisselâm’dan bir an olsun uzakta kalmaya hiç mi hiç tahammül edemiyor, âdetâ kendilerinden geçiyorlardı. Sevban -radiyallahu anh- da bunlardan birisi idi. Bir defasında vücudu cılızlaşmış, rengi solmuş ve üzgün bir halde huzura geldi.
Resulullah Aleyhisselâm: “Yâ Sevban! Seni üzgün görüyorum, rengin neden değişmiş?” diye sorduğunda şöyle cevap verdi:
“Yâ Resulellah! Vücudumda ağrır ve acır bir hastalık yoktur. Fakat seni ben kendimden ve çocuklarımdan daha çok seviyorum. Seni göremediğim zaman özlüyorum, hasretine dayanamıyorum. Evimden kalkıp huzurunuza geliyorum, yüzünüze bakıyorum, teskin oluyorum. Sonra da ahireti düşünüyorum, orada da seni göremeyeceğimden korkuyorum. Çünkü siz orada peygamberlerle birlikte olacaksınız. Ben cennete girdirilsem bile, orada seninle benim yerim ayrı olacak. Eğer cennete giremezsem seni ebedî olarak hiç göremeyeceğim!”
Resulullah Aleyhisselâm’ın bu sözlere cevap vermesine fırsat kalmadan önce Cebrâil Aleyhisselâm gelmiş ve onun şahsında bütün müminlere tesellî bahşeden şu ilâhî müjdeyi getirmiştir:
“Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse; işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle, sâlihlerle beraberdirler. Onlar ne güzel birer arkadaştırlar!” (Nisâ: 69)
Bunlar peygamberler, onların faziletli ve yakın arkadaşları olan sıddıklar, Allah yolunda şehid olanlar ve diğer salih kullardır.
Bunların arkadaşlığı da sohbeti de ne güzeldir.
Bu sevgi Ashâb-ı kiram’a mahsus değildir. Kıyamete kadar Resulullah Aleyhisselâm’ın sevgisi müminlerin kalbinde yaşamaya devam edecektir.
“Muhammed’den muhabbet oldu hâsıl.
Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl?”
Sâdık müminler asırlar boyu o Nur’un aşkında ve şevkinde yaşamışlar, ona karşı besledikleri muhabbet bağından bir an olsun ayrılmamışlar, Salât-ü selâm ile tebcil etmekten geri durmamışlardır.
Onu bizzat gören, uğrunda canlarını ve mallarını feda etmekten bir an bile tereddüt etmeyen Ashâb-ı güzin -radiyallahu anhüm- Hazerâtı’nın yanında, daha sonraki devirlerde de müslümanlar derin bir aşkla ona bağlanmışlar, o engin muhabbeti gönüllerinde yaşatmışlar ve yaşatmaktadırlar.
Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Benden sonra birtakım insanlar gelecektir ki, onların her biri beni görmek için ehlini ve malını vermeye can atar.” (Câmiu’s-Sağîr)
Bunun mânâsı;
Allah-u Teâlâ’nın rızâsını kazanmak maksadıyla, benim için ve benim çizdiğim yol için, bu nuru yaymak için, karanlığı delmek için canlarını dahi fedâ etmeye hazırdırlar.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir diğer Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“Ümmetimin içinde beni en çok sevenlerinden bir kısmı, benden sonra gelenler arasında olacaktır. Bunların her biri âilesini ve malını fedâ pahasına beni görmüş olmayı arzu edeceklerdir.” (Müslim: 2832)
Bu ise Resulullah Aleyhisselâm’a olan muhabbetten ötürüdür. Onun içindir ki, bu tarif edilenler Hâtem-i veli’ye tâbi olan ihvan topluluğudur.
Gönlünde samimi ve içten bir şekilde Allah ve Resul’ünü sevmek ebedî kurtuluşa nâil olmanın en büyük anahtarıdır. Kişi hata bile yapsa bu sevgi sayesinde Allah-u Teâlâ’nın merhametine kavuşur. Bu sevgi en büyük sermayedir.
Sevgi kalben ve devamlı olacak. İnsanın hayatı, vefatı bu sevgiyi değiştirmez ise hayatta da vefatta da beraberdirler. Mühim olan bunu yakalayabilmek. İş kalbendir.
O muhabbet, o sevgi çok güzel bir bağdır, ulaşmaya, kaynaşmaya vesiledir.
“İman edip de sâlih amel işleyenleri, andolsun ki sâlihlerin arasına sokarız.” (Ankebût: 9)
Allah-u Teâlâ’nın sevdiği seçtiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle, sâlihlerle cennet-i âlâ’da oturmak mı daha hayırlıdır; yoksa nefsini ilâh edinenlerle beraber cehennemde olmak mı daha hayırlıdır?
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Hadis-i şerif’lerinde, Ashâb-ı kiram’ın hayatlarında bunun birçok misalleri mevcuttur.
•
Abdullah bin Zül-Bicâdeyn -radiyallahu anh- Medine’de vefat etti. Yıkanıp kefenlendikten sonra, tabutu omuzlara alınınca Resulullah Aleyhisselâm:
“Onun naaşını güzelce taşıyın. Allah da ona hoş muâmele etsin. Çünkü o Allah ve Resul’ünü seviyordu.” buyurdu.
Mezar kazılırken de:
“Mezarını genişçe kazın ki, Allah ona bol rahmet ihsan etsin.” buyurdu.
Ashâb-ı kiram’dan bazıları: “Yâ Resulellah! Ölümüne üzüldün.” dediler.
“Evet. Çünkü o Allah ve Resul’ünü seviyordu.” buyurdu. (İbn-i Mâce)
•
Abdullah bin Huzâfe -radiyallahu anh-i alaycı ve çirkin hareketleri var diye Resulullah Aleyhisselâm’a şikâyet ettiler.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Onunla uğraşmayın. Siz onun içini bilmezsiniz. O Allah’ı ve Resul’ünü sever.” buyurdu.
•
Sahabe-i kiram’dan muzipliği ile meşhur Nuayman ibni Amr -radiyallahu anh-e, içki haram kılındıktan sonra hemen içkiyi bırakamadığı için kendisine had uygulanmıştı. Yine bir gün; Nuayman içki içti ve Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-e getirildi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ona ayakkabılarıyla vurdu ve ashabına da vurmalarını emretti. Onlar da ayakkabılarıyla vurdular ve üzerine toprak attılar.
Bu durum artınca Ashâb-ı kiram’dan biri Nuayman’a:
“Allah sana lanet etsin!” dedi.
Bunun üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:
“Onu bırakın, hayırdan başka bir şey söylemeyin. Ben onda Allah ve Resul’ünün sevgisini görüyorum.” buyurdular.
Başka bir rivayette onun hakkında;
“O Allah ve Resul’ünü sever.” buyurmuşlardır.
Bunun sebebi, onlar ötesi olmayan bir sevgiyle Allah’ı ve Resul’ünü sevmişler, en tehlikeli anlarda canlarını Nebi’ye siper etmişlerdir. Bu ilgi ve bağlılık ne onlardan önce ne de onlardan sonra görülmemiştir. Bu sevgi ve muhabbet onların hatalarını örtmüştür. Allah Resul’ü -sallallahu aleyhi ve sellem- de onları sevmiştir.
Halbuki Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları, şeytan işi pisliklerdir.” (Mâide: 90)
Görüldüğü üzere içkinin haramlığı putlarla beraber zikredilmiştir.
Hadis-i şerif’te de:
“İçki içen puta ibadet eden gibidir.” buyurulmuştur. (İbn-i Mâce)
Bu kadar şiddetli ihtarlar olmasına rağmen Nuayman -radiyallahu anh-in Allah ve Resul’üne olan sevgisi ve fedakârlığı ve her hata işlediğinde pişman olup tevbe etmesi onun affına vesile olmuştur. İşte onu bu mertebeye eriştiren, gerçek sevgiden başkası değildir. Çünkü gerçek sevgi, tüm kötülükleri siler.
“İnsanoğlunun her biri hataya düşmekten kendini alamaz. Ancak, hata işleyenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir.” (Tirmizî)
Bu mevzu çok mühimdir.
Zira kimi seviyorsan muhakkak onunla haşır-neşir olacaksın. Sevenin gözü kördür. Bir insan mazallah kötü şeyi severse gözü kör olduğundan hakikati de ahkâmı da görmez olur. Bu körlük onun ebedî körlüğüne vesile olur ki; âhirette de kör olarak haşrolur.
Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“İnsan sınıflarından her birini biz o gün imamlarıyla beraber çağıracağız.” (İsra: 71)
Her asrın insanı yaşadığı devirde kime tâbi olduysa onunla mahşere çağırılacaktır.
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz bu Âyet-i kerime hakkında “İmamdan murad, herkesin yaşadığı asrın önderidir.” buyurmuşlardır.
Herkes dünyada kimin bayrağı altında bulunmuşsa, kime uymuş, kimleri rehber edinmişse, ahirette de onun bayrağı altında bulunacaktır.
Rehber edindiği, peşine düşüp gittiği lideri nereye götürürlerse onlar da oraya gidecek. Dünyada olduğu gibi ahirette de bir ve beraberdirler. İyiler iyilerle beraber cennette, kötüler kötülerle birlikte cehennemde olacaklardır.
“Firavun kıyamet gününde milletine öncülük eder. Onları cehenneme götürür. Gittikleri yer ne kötü yerdir!” (Hud: 98)
“Onlar bu dünyada da, kıyamet gününde de lânete uğratıldılar. Ne kötü yerdir onların götürüldükleri yer!” (Hud: 99)
Ne kötü bir ikramdır onlara takdir edilen! Ne kötü bir bağıştır verilen!
“Onları ateşe çağıran imamlar kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.” (Kasas: 41)
Onun için kişi çok dikkat etmesi lâzım. Bu ilâhî hükümlere göre Allah dostunu seven bir kimse cennette onunla beraber olacağı gibi, sahte bir şeyhe, bir âhir zaman âlimine, din kurucu önderlere, bunun gibi sahtelere bağlanan, gönül veren, seven kimsenin durumu mazallah çok kötüdür. Dünyada kim kiminle beraberse âhirette de onunla beraber olacaktır.
Allah ve Resul’ünü gerçekten seven kimse onun ahkâmına aykırı iş ve icraatı olan bu gibi sahte önderlere iltifat etmez, bunları asla sevmez.
Bu sahte önderlere kapıldın, gittin.
“Cenâb-ı Allah’ın, sevdiğinin üzerinde tecelliyatı vardır. Onu Allah için sevmek Allah’ın rızâsına vesile olur.
Çok sevdiğiniz bir insanın kelbini bile seversiniz. Sevmediğiniz kimsenin de hiçbir şeyini sevmezsiniz. Cenâb-ı Allah’ın sevmediğini sevmek, sevgisizliğe sebep olur. Dostunuz bir düşmanınızla gezer-dolaşırsa, o dosta olan muhabbetiniz azalır.
Sevenleri sevmekte cidden büyük esrar vardır. Meselâ sevdiğimiz bir insanın yanında hiç görmediğimiz tanımadığımız bir insanı görürsek, onu da seviyoruz. Fakat dostumuzu hiç sevmediğimiz bir düşmanımızın yanında görürsek, ona karşı buğzediyoruz.
Mevlâ’nın dostunu Mevlâ için seversek, belki de hiç beğenilecek tarafımız olmadığı halde, Mevlâ bizi onun yüzü suyu hürmetine sever.
Lâkin belki ufak-tefek küçük amellerimiz de olsa, Hazret-i Allah’ın sevmediği bir kimse ile ünsiyet edip muhabbet edersek, muhakkak ki muhabbetini bizden kesiverir.
Bu ölçüyü sıkı tutalım inşallah.” (Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -s.a.v.- Efendimiz’in Ehl-i beyt’ine sevgi ve muhabbet İslâm’ın emri, imanın alâmetidir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Resul’üm! (İlâhî ahkâmı tebliğ ettiğin kimselere) de ki: ‘Ben sizi hidayete dâvet ettiğim için hiçbir ücret istemiyorum. Ancak yakınlarıma (Ehl-i beyt’ime) muhabbet etmenizi isterim.’” (Şûrâ: 23)
Resulullah -s.a.v.- Efendimiz:
“Çocuklarınızı Peygamber’inize, Ehl-i beyt’ine ve Kur’ân okumaya muhabbet gibi üç hasletle terbiye ediniz.” buyuruyorlar. (Câmiü’s-sağir)
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -s.a.v.- Efendimiz nasıl ki bütün insanların en üstünü ise, zevceleri de hanımların en hayırlısı, Ehl-i beyt’i de insanların hayırlısıdır.
Ümmü Seleme -r. anhâ- Validemiz’in hanesinde bulundukları bir sırada:
“Ey Ehl-i beyt! Allah sizden kiri, günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister.” Âyet-i kerime’si nazil oldu. (Ahzab: 33)
Âyet-i kerime’nin tamamı ve bundan önceki Âyet-i kerime’ler incelendiğinde, bütün zevcelerine hitap ettiği ve Ehl-i beyt’e olan o büyük ikramın derecesi daha iyi anlaşılmış olur.
Zevceleri ile kızı Fâtıma, diğer kerimeleri, torunları, damadı Hazret-i Ali Ehl-i beyt’ten sayılmaktadır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz kızı Fâtıma’yı, torunları Hasan ve Hüseyin’i çağırdı. Üzerinde bulunan bir örtü ile onları bürüdü. O sırada Hazret-i Ali geldi. Onu da örtünün içine aldı ve:
“Allah’ım! Bunlar benim Ehl-i beyt’imdir. Onlardan günah kirini gideriver, tertemiz yap.” diyerek duâ buyurdu. (Tirmizî)
Ehl-i beyt’e muhabbet, şefaate mucip olur.
Diğer bir Hadis-i şerif’te ise:
“Selmân bizdendir ve Ehl-i beyt’tendir.” buyurulmaktadır. (Taberânî)
Halbuki Selmân-ı Farisî -radiyallahu anh- Hazretleri’nin Resulullah Aleyhisselâm ile zâhiri bir nesep bağı yoktu. Âhir zaman peygamberini bulmak için İran’dan yola çıkmış, maceralı bir yolculuk ve arayıştan sonra Medine’de ona kavuşup iman etmişti.
Buradan anlaşılıyor ki mânen yakın olanlar, onun sevgilileri de “Ehl-i beyt”ten kabul ediliyor. Çünkü nasıl ki zahiri bir nesep var ise, bir de manevî nesep vardır.
Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şeref-i sohbetinde bulunan Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Efendilerimiz’in hepsine hürmet, sevgi ve muhabbet, iman ehline mahsus edeptendir.
Sebeb-i Mevcudat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer Peygamberân-ı izam Aleyhimüsselâm Efendilerimiz’den üstün olduğu gibi, onun Ashâb-ı güzin’i de bütün insanlardan üstündür.
Onlar Resulullah Aleyhisselâm’ın ef’al ve ahvâlini gördüler. Onların imanları şuhudidir, vahyin ve sohbetin bereketi ile hakikatleri göre göre iman ettiler. Böyle bir devlet onlardan başkasına müyesser olmamıştır. Resulullah Aleyhisselâm ile sohbet faziletine muâdil tutulacak hiçbir fazilet ve kemâlât tasavvur edilemez.
Hadis-i şerif’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Ne mutlu beni görüp iman edene! Ne mutlu beni göreni görene!” (Ahmed bin Hanbel)
“Ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayeti bulmuş olursunuz.” (Beyhâkî)
“Ashâb’ımın her biri kıyamet günü vefat ettiği belde halkı için önder ve nûr olarak diriltilecektir.” (Tirmizî)
Bu seçilmiş bahtiyar insanların birisinin bile aleyhinde söz söylemek asla caiz değildir. Birini sevmemek, hiçbirini sevmemek demektir. Onların birine dil uzatmak, Hazret-i Allah’ın biricik Habib’i Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e dil uzatmak gibidir.
Aralarındaki anlaşmazlıklar hiçbir zaman nefsani değildi. Ayrılık gibi görünen hususlar, bir hikmete mebni ve içtihat ayrılığı idi. Gaye ve maksatları en doğruyu ortaya koymaktı. Doğruyu bulanlara en az iki derece olduğu gibi, Hazret-i Allah hata edenlere de bir derece vermektedir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Sahabe’mi bana terkediniz. Nefsim kudret elinde olan Cenâb-ı Allah’a yemin ederim ki, fakir ve düşkünlere Uhud dağı ağırlığında altın infak etseniz, onların amelinin sevabı gibi sevaba nâil olamazsınız.” (Buhârî)
“Ashâb’ımdan birine dil uzatana Cenâb-ı Hakk lânet etsin.” (Buhârî)
“Ümmetimin en edepsizi ashâbımın aleyhinde söz söylemeye cüret edendir.” (Münâvi)
“Şefaatım ümmetimden her birine şâmildir. Yalnız ashâbıma dil uzatanlar mahrumdur.” (Münâvi)
“Ashâb’ımdan birine sayıp sövenlere Cenâb-ı Allah ile melâike-i kiram ve bütün insanların lâneti olsun.” (Câmiu’s-sağir)
Bu husustaki en büyük numune Ashâb-ı kiram’ın en üstünü olan Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh- Efendimiz’dir.
Cebrâil Aleyhisselâm, Ebu Bekir -radiyallahu anh- Hazretleri’nin kalbinde, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e karşı ne kadar sevgisi olduğunu öğrenmek istiyor ve Allah-u Teâlâ’dan niyaz ediyordu. Cenâb-ı Hakk ona imtihan etmesini emretti.
Bir bayram günü Ebu Bekir -radiyallahu anh- Hazretleri en yeni ve kıymetli elbiseler giyinmiş olarak yolda gidiyordu.
Cebrâil Aleyhisselâm, âmâ bir insan kılığında yolun kenarında oturmuş vaziyette durmakta idi.
Ebu Bekir -radiyallahu anh- Hazretleri tam yanından geçerken:
“Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm’ın sevgisi için bana bir şey vereni Hakk Teâlâ affetsin!” diyerek seslendi.
Ebu Bekir -radiyallahu anh- Hazretleri bu sözleri duyunca hemen üzerinde bulunan cübbesini çıkarıp verdi ve:
“Bu sözleri tekrar söyler misin?” diye sordu.
Cebrâil Aleyhisselâm aynı sözleri tekrarlayarak duâsına devam etti.
Ebu Bekir -radiyallahu anh- Hazretleri ise sözleri tekrar duyunca bu sefer elbisesini çıkarıp verdi.
Bu duâyı tekrar söyletip ayakkabısını da verince üzerinde ancak örtünecek kadar bir elbisesi kalmıştı.
Yolda bu şekilde kalan Ebu Bekir -radiyallahu anh-, oradan geçmekte olan Bilâl-i Habeşi -radiyallahu anh-den rica ederek evine gitmesini ve kendisine giyecek bir şeyler getirmesini istedi.
Bilâl-i Habeşi -radiyallahu anh- eve doğru giderken yolda Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i gördü.
Resulullah Aleyhisselâm, Bilâl-i Habeşi -radiyallahu anh-in nereye gittiğini bildiği için şöyle buyurdu:
“Yâ Bilâl! Ebu Bekir’in elbisesini alan Cebrâil Aleyhisselâm’dır. Bana olan sevgisini ölçmek için böyle yaptı.”
Bilâl-i Habeşi -radiyallahu anh- Hazretleri eve vararak aldığı bir takım elbiseyi, Ebu Bekir -radiyallahu anh- Hazretleri’ne getirerek teslim etti.
Bu arada Cebrâil Aleyhisselâm da Kâinatın Efendisi Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in huzuruna varıp elinde bulunan elbiseleri vererek:
“Ey Allah’ın Resul’ü! Ebu Bekir’i imtihan için böyle yaptım, bu elbiseleri alın!” dedi.
Daha sonra Ebu Bekir -radiyallahu anh-, Resulullah Aleyhisselâm’ın huzuruna geldi.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cebrâil Aleyhisselâm’ın yaptıklarını anlatarak elinde bulunan elbiseleri gösterip;
“Yâ Ebu Bekir! Al elbiselerini! İmtihanı kazandın. Kardeşim Cebrâil seni imtihan etti. Bana olan sevgini öğrenmek istemişti.” buyurdular.
Bunun üzerine, Ebu Bekir -radiyallahu anh- Hazretleri:
“Ey Allah’ın Resul’ü! Ben o elbiseleri senin sevgin uğruna verdim. Şimdi tekrar nasıl geri alabilirim? İstediğiniz yere verin!...” dedi.
Bunun üzerine elbiseyi ihtiyaç sahibi bir fakire hediye ettiler.
•
Rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün hastalanmıştı. Bunu duyan Ebu Bekir -radiyallahu anh- hemen ziyarete gitti. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i hasta görünce dayanamadı ve eve döndüğünde duyduğu üzüntü ve teessüründen dolayı o da hastalanıp yatağa düştü.
Hiçbir şeyi yokken muhabbet ve teslimiyeti o kadar çok idi ki o hastalık halini üzerine çekmişti.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şifâ bulup iyileştiğinde Ebu Bekir -radiyallahu anh-in hasta olduğunu işitti ve onu ziyarete gitmek istedi.
Ebu Bekir -radiyallahu anh-e:
“Resulullah Aleyhisselâm seni ziyarete geliyor!” denildiğinde o peygamber aşığı yatağından fırladı ve hiçbir şey yokmuş gibi üzerindeki canlılık ve tarifsiz bir aşk içinde kapıya koştu. Hastalığından kurtulmuş ve üzerinde hastalık namına bir eser kalmamıştı. Resulullah Aleyhisselâm’ı kapıda karşıladı ve içeriye buyur etti.
Resulullah Aleyhisselâm’ı sapasağlam ayakta gören Ebu Bekir -radiyallahu anh-in yüzünde güller açtı. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz hayretle:
“Yâ Ebu Bekir! Senin hasta olduğunu söylemişlerdi.” buyurdu.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e aşk ve muhabbette tam bir teslimiyet ile bağlı olan Ebu Bekir -radiyallahu anh-, Resulullah Aleyhisselâm’ın ziyaretinden mest olmuş bir halde şu muazzam kelimeler ile mukabelede bulundu:
“Yâ Resulullah! Sevgili dostum hasta oldu onu ziyaret ettim. Ona üzüntümden ben de hastalandım.
Sevgilim iyileşip afiyet buldu, ben de iyileşip afiyet buldum.”
•
“Ebu Bekir -radiyallahu anh- devesinin sırtında iken bazen elinden devenin yuları düşerdi ve deveyi mahmuzlayıp çökertir, yuları alırdı.
“Bize emretseydin de verseydik.” dediklerinde:
“Benim sevgilim -sallallahu aleyhi ve sellem- bana halktan hiçbir şey istemememi ferman buyurmuştu.” derdi.” (Ahmed bin Hanbel)
•
Hakk’a nasıl tazim ettiyse, o Nur’a da öyle tazim etti.
Yanından hiç ayrılmadı. Ona gönülden bağlanarak “Bağlılık numunesi” oldu. Onun bir yanılmasının, kendi doğru ve hâlis amelinden daha değerli olduğunu bilerek “Keşke Muhammed Aleyhisselâm’ın bir sehvi olsaydım.” buyurmuştu.
Bir beyanları da şöyle:
“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in hiçbir sünnetini terk etmedim. Eğer terk edersem, hak ve hidayetten sapıtmaktan korkarım.”
•
Mekke fethedildiği gün yaşlı ve âmâ olan babası Ebu Kuhâfe’yi Resulullah Aleyhisselâm’ın yanına getirdi. İslâm üzerine biat için Resulullah Aleyhisselâm’a elini uzattığında, Ebu Bekir -radiyallahu anh- ağlamaya başladı.
“Niye ağlıyorsun ya Ebu Bekir?” diye sorunca;
“Babamın yerine amcanız Ebu Talib’in müslüman olmak üzere biat için elini uzatması ve Allah’ın seni sevindirmesi benim daha çok hoşuma giderdi, onun için ağlıyorum.” cevabını verdi.
•
Hazret-i Ali -radiyallahu anh-, Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh-e; “Bu mertebeye nasıl ulaştığını” sorduğunda şöyle cevap vermişlerdi:
“Hiçbir an Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in iki kaşının arasını gözlerimin önünden ayırmadım.”
Aşk ve muhabbette, teslimiyet ve bağlılıkta en zirvede olan Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh- Efendimiz öyle bir hale gelip bürünmüşler ki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in haliyle hallenir bir güzelliğe bürünmüşlerdi.
•
Ubeyde es-Selmânî -radiyallahu anh- da şöyle buyururlar:
“Resul-i Kibriyâ -sallallahu aleyhi ve sellem-in mübarek vücudundan ayrılan bir tüyü, benim nazarımda yerin üstünde ve altında bulunan bütün altın ve gümüş hazinelerinden daha kıymetli ve daha sevimlidir.”
İmanın özü ve kemali Allah ve Resul’ünü candan da canandan da çok sevmektir. Bu sevgiye nail olanlar Allah tarafından sevilmek gibi büyük bir lütf-u ilâhî’ye nâil olurlar.
Rivâyet edildiğine göre Ebu Bekir Sıddık -radiyallahu anh-in babası Ebu Kuhâfe Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-e dil uzatmış, Ebu Bekir -radiyallahu anh- de bunu işiterek onun göğsüne şiddetli bir şekilde vurmuş, hatta onu bayıltmıştır.
•
Bir rivâyete göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-le sözleşme yapan küçük bir ordu ile karşılaşılmıştı. Ne zaman ki düşman kuvvetlerinden bâzıları Resulullah -aleyhisselâtü ves-selâm-a dil uzatıp hakaret etmeye başladılar, Ensâr’dan bir şahıs bu düşmanlara: “Benim anneme ve babama istediğiniz kadar sövün, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-e bir şey söylemeyin.” dedi. Onu aşağılar gibi konuşup daha çok sövmeye başladılar.
Bu şahıs dayanamayıp tek başına onlara hücum etti. Onların arkasında bulunan bir kimse aralarına dalarak onu öldürdü.
Döner dönmez bunu hemen Resulullah Aleyhisselâm’a anlattılar. Onlar sanki kendi eliyle kendini tehlikeye atmış gibi düşünürlerken Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“Yarın mağfirete uğrayıp, koltuğuna yaslanarak Allah’la yüzyüze görüşecek bir şahısla ilgili olarak siz hâlâ neler düşünüyorsunuz!” (Nesâî, Sünen)
•
Kureyş’in reisi Ebu Süfyân, Hudeybiye Anlaşması’nın müddetini uzatmak için Medine-i münevvere’ye gelmişti. Ancak Resulullah Aleyhisselâm’la doğrudan görüşmeye cesaret edemiyordu. Ne yapacağını düşünürken, daha önce iman edip Resulullah Aleyhisselâm’la evlenen kızı Ümmü Habîbe -radiyallâhu anhâ-nın yanına gitti. Ondan Resulullah Aleyhisselâm’la kendisi arasında aracılık yapmasını isteyecekti.
Ümmü Habîbe -radiyallahu anhâ- babasını karşıladı, içeriye aldı. Fakat Resulullah Aleyhisselâm’ın oturduğu yere onu oturtmak istemediği için, minderi toplayıp kaldırdı. Bunun farkına varan Ebu Süfyan içerleyerek: “Kızım, minderi mi bana, beni mi mindere lâyık görmedin?” diye sordu. Ümmü Habibe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz:
“O Resulullah’a âittir. Sen ise müşriksin, pissin. O mindere oturmaya lâyık değilsin!” diye cevap verdi. Çünkü bir müslümana göre akrabalık başka şey, iman birliği daha başka şeydi.
Kızının bu davranışı karşısında Ebu Süfyan: “Vallâhi kızım, bizden ayrılalı sana bir hâl olmuş, sen çok değişmişsin!” demek zorunda kaldı.
Allah için sevgi, Allah için buğz; imanın en sağlam kulpudur, imanın tekâmülünde en büyük âmildir.
Âyet-i kerime’de:
“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa, Allah’a ve Peygamber’ine muhalefet eden kimselere sevgi beslediklerini göremezsin.” buyuruluyor. (Mücâdele: 22)
Âyet-i kerime’de Hazret-i Allah’a ve Resulü’ne gerçek mânâda gönül verenlerin onlara düşman olanlarla sevgi bağını kurduğunun görülmeyeceği beyan buyuruluyor.
Allah ve Peygamber sevgisinin bütün sevgilerin üzerinde tutulması, her türlü muhabbete tercih edilmesi gerekir.
Bu vasıflar gerçek müminlere âittir.
Allah-u Teâlâ’ya ve Resulullah Aleyhisselâm’a düşmanlık etmek, küfrün ve şirkin en şiddetlisidir. Bu gibi kimselere sevgi göstermek, Allah’a ve ahiret gününe inanmanın gerekleriyle taban tabana zıttır. Zira onlarla dostluk kurmak, küfre sevgi göstermektir. Kim Allah’ı ve O’nun Peygamber’ini severse, onların düşmanlarına düşman olur. Nur ile karanlık bir araya gelmediği gibi; bir kalpte hem Allah sevgisi, hem de O’nun düşmanlarının sevgisi beraber bulunmaz. Küfre ve kâfirlere muhabbet ise iman ile bir arada bulunmaz. Bir kimseyi sevenin, onun düşmanını sevmesi mümkün değildir. Bu iki şey kalpte birleşmez. Kalpte Allah düşmanlarının sevgisi yerleşince orada iman bulunmaz. Binaenaleyh hiçbir müminin hiçbir halde onlarla dostluk kurmasına cevaz yoktur.
Hadis-i şerif’te ise şöyle buyurulmuştur:
“Şu üç haslet kimde bulunursa imanın tadını tatmıştır: Allah’ı ve O’nun Peygamber’ini herkesten ve her şeyden fazla sevmek. Sevdiğini ancak Allah için sevmek. İman ettikten sonra, ateşe atılmaktan nefret eder gibi küfre dönmekten nefret etmek.” (Buhari. Tecrid-i Sarih: 16)
Bu nokta çok incedir. Hazret-i Allah ve Hazret-i Resulullah’ı sevmek laf işi değildir. Sevdiğini Allah için sevmek şarttır.
Hadis-i şerif’te geçen ateşe atılmak, küfre düşmek mânâsınadır. İşte herkes kendi ateşini ve küfrünü bu Âyet-i kerime ile ayırabilir.
Hakikaten Hazret-i Allah ve Resulullah’ı mı seviyor?
Sevdiklerini Allah için mi seviyor?
Allah-u Teâlâ’nın nehyettiği şeylerden kaçınıp, onu cehenneme götürecek yollardan nefret mi ediyor?
Bunlar kişiye bir ölçüdür. Bugün bu ayna herkese lâzımdır, zira herkes kendini bu aynada görsün.
“Amellerin en üstünü Allah için sevmek, Allah için buğz etmektir.” (Ebû Dâvud)
Allah-u Teâlâ Musa Aleyhisselâm’a:
“Benim için bir amel işledin mi?” diye sorduğu zaman: “Evet Yâ Rabb’i! Senin için namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim.” diye cevap vermişti.
Allah-u Teâlâ:
“Yâ Musa! Bunlar senin içindir. Sen benim için bir dostumu dost, bir düşmanımı da düşman edindin mi?” buyurdu.
“Allah için sevgi”, kişiyi kendi şahsî menfaati için değil de, Allah-u Teâlâ’nın rızasını kazanmak, ahiret saâdet ve selâmetine ermek için sevmektir. Sevdiğini Allah için seven kimsenin, sevmediğini de Allah için sevmemesi lâzımdır. Hatta ne kadar ibâdet ederse etsin, bunu ayırt edemezse dalâlettedir, ibâdetlerinden fayda göremez. Çok ince bir noktadır.
İbn-i Abbas -radiyallahu anh- Efendimiz’den rivayet edildiğine göre; bir ara Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz büyük bir sıkıntıya düşmüş, yiyecek bir şeyi bile kalmamıştı. Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz keyfiyeti öğrenince Resulullah Aleyhisselâm’a yardım etmek niyetiyle dışarı çıktı, iş aramaya başladı. Bir yahudinin bostanına geldi, kovası bir hurmaya on yedi kova su çekti. Hazret-i Ali -radiyallahu anh- kazandığı hurmaları Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e getirdi.
“- Yâ Ali, bunlar nereden?”
“- Yâ Resulellah! Aç olduğunuzu duymuştum. Bunun üzerine kazanacağım parayla size yiyecek almak için iş aramaya çıktım. Bunları kazandım.”
“- Seni buna, Allah ve Resul’üne olan sevgin mi sevketti?”
“- Evet yâ Resulellah!” deyince Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurdular:
“- Allah ve Resul’ünü seven hiçbir kul yoktur ki fakirlik ona selin akışından daha süratli gelip çatmasın. Allah ve Resul’ünü seven belâ ve ibtilâlara karşı silah (zırh) hazırlasın, ancak öyle korunur.” (İbn-i Asâkir)
Sevgilinin yaptığı her şey güzeldir. En acı da olsa, en zor da olsa razı mısın? Sevginde azalma olmayacak. Sevgi işte budur. Ateşe sürse, dağa kaldırsa o sevginin kalması lâzım. Her şartta ve zamanda, samimice gönülden, kalben, ruhen devam etmelidir.
Hazret-i Allah dilediğini dağa sürer, dilerse düz yolda da yürütür. Çıkarsan çık, çıkamazsan hiç olmazsa o yolda öl. Hazret-i Allah sevdiklerine ibtilâ verir, zevkini de verir.
Hazret-i Allah’ın sevgilisi olmak için bize sefa da verse, cefa da verse, O hep güzel yapar deyip yolumuza bakmamız gerekiyor.
Aşk ve muhabbetin kemaline erenler, Mahbub-u hakiki ile olmaktan ve O’na hizmetten başka hiçbir şey düşünmezler.
“O gün Allah Peygamber’i ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek, utandırmayacak. Nurları önlerinde ve sağlarında koşup parlayacak.” (Tahrim: 8)
Mânevi ve rûhânî feyizlerle kalbinin diriltilmesini arzu edenler, kalplerini evliyâullahın rûhâniyetinin teveccühüne arzetmelidirler.
Elem ve mihnet aşkın lezzetidir. Aşkı tercih eden kimsenin elem ve mihnetlere alışması lâzımdır. Sevilen sevenin başkası ile meşgul olmasını istemez. Sevilen her ne kadar ezâ, cefâ ederse de sevgisinde samimi olan aşık, bunları hoş görmelidir.
“Sevgilinin yaptığı her şey sevimlidir.”
Aşıka en tatlı gelen şey, sevgili için yanmaktır. Gam ve kederden kurtulup rahatlamayı arzu edenler, ölümü tercih etmelidirler. Sevenin rahatı rahatsızlıkta gizlidir.
Aşk ve muhabbetin kemâline erenler, mahbûb-u hakiki ile olmaktan ve O’na hizmetten başka hiçbir şey düşünmezler.
“Vâsıl-ı Hakk olmaya eylersen heves,
Aşka ulaş, gayrı yerden gönül kes.”
Eşrefoğlu Rumî -kuddise sırruh- Hazretleri ne güzel buyurmuşlar:
“Seni sevmek benim dînim îmânım
İlâhî dîni îmândan ayırma”
Yunus Emre -kuddise sırruh- Hazretleri birçok şiirinde Allah aşkını dile getirmiştir:
“İkilikden usandım aşk donunu donandım
Derdi hanına kandım dermanım yağma olsun …
Taalluktan üzüştüm ol dostdan yana uçtum
Aşk divanına düştüm divanım yağma olsun”
“Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni”
“Aşkın odu ciğerimi
Yaka geldi yaka gider”
“Ben yürürüm yane yane
Aşk boyadı beni kane
Ne akılem ne divane
Gel gör beni aşk n’eyledi”
İslâm’ı, imanı ayakta tutan, bozulmadan devam etmesini sağlayan Allah ile yakınlık makamına ulaşmış bu aşk ehlidir.
Her şey sevgi ile kâimdir.
Sevgi bir sermayedir, alış veriş onunla kaim.
Manen gıdalanmak elbette aşkullah ve muhabbetullaha bağlıdır. Aşk ve muhabbetsiz yapılan işlerde hayır yoktur.
Muhabbet ve merbudiyet bu yolun sermayelerindendir. Hazret-i Allah ne kadar ihsan ederse, sermaye o nispette çoğalır. Kesildiği anda ne muhabbet kalır ne merbudiyet!
Abd-i acizin bu noktadaki karar ve kanaati şu ki, Mevlâ'nın kålbe koyduğu kadarı oluyor. Biz biraz kondu mu hepsi kondu zannediyoruz.
Rızasını mucip hareketlerde bulunmalıyız ki, bizi sevsin ve râzı olsun. Râzı olursa dilediği kadar verir. Ver demekle vermez. Kendimizi lâyık gördüğümüz için, o zaman belki de hiç vermez.
Ne kadar muhtaç olduğumuzu anlamamız lâzım.
Sevgi ve teslimiyet kişinin mânevi parasıdır. Bunlar ne kadar çok olursa, mürebbinin nazar ve teveccühünü o nispette kazanır. O sevgi sayesinde terbiye görür, o sevgi sayesinde terakki eder.
Hatta bazı zevât-ı kiram “Nefsi çok zorlamaktansa, Hazret-i Allah’ın bir sevgilisinin kalbine girmek daha hayırlıdır.” demişlerdir.
Nitekim Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz de; “Şeriat infazından sonra en kestirme yol Râbıta ile alınır.” buyurur.
Râbıta itimat edilene yapılır. Çok yapan çok alır. Yapa yapa şeyhinin hâlini kendisine intikâl ettirir. Bu itimat bu merbudiyet sebebiyle kimseye açılamayan kutular açılır. Bu sevgi sayesinde az çalışılır, çok yol katedilir. Aynı muhabbeti taşımayanlar çok çalışır az yol katederler. Demek ki mühim olan muhabbetmiş.
Kişi bu sayede muhafaza da edilir. Bu, onun tasavvuru haricinde bir muhafazadır. Mânevi imtihanları da, zamanında doldurdukları için kolayca aşar. O aştım zanneder, hâlbuki aşırılmıştır. Onun geçeceği geçitleri daha iyi bildikleri için, onu doldurmuşlardır. Buna o muhabbet, o merbudiyet vesile olmuştur.
Allah-u Teâlâ’nın sevdiğini o da sevdiği için, o sevgi onun Hakk’a tekarrüb etmesine vesile olur.
“Bu Tarikat-ı âliye’ye sülûk etmek, girip ilerlemek, kendisine uyulan şeyhe karşı muhabbet râbıtası iledir. O zât bu yolda murad olarak seyretmiş, kuvvetle çekilerek bu kemâlâta kavuşturulmuştur.” (Mektûbât)
Bu yolda her ne kadar şeyhin sülûkü ile yol alınıyorsa da, Allah-u Teâlâ kendisi bizzat cezbe ile onu çekmiş, kendisi terbiye etmiştir.
Muhabbet bir sermayedir. Bütün iş o muhabbette. Bu muhabbeti de Hazret-i Allah verir. Bu muhabbetle alışveriş olur, terakkiyat da bu muhabbet sayesinde olur. Muhabbet vermezse terakkiyat mümkün değildir.
Bu sermayeyi Hazret-i Allah nasiptar olanlar için şeyhe indirir, Fenâfirresul’e geçinceye kadar şeyhten alır. Fenâfirresul’e geçen bir mürid bu sefer muhabbeti Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den alır. Nasibi olup da Fenâfillah’a çıkan artık muhabbeti Hakk’tan alır.
Muhabbeti Hazret-i Allah ihsan edecek. O ihsan-ı ilâhiye’dir. Sohbet de buna su dökmek gibidir. Muhabbeti olmayandan ne olur?
Muhabbet var mı? Tamam. Kaynak tutmuş.
Fakat illâ muhabbet. Muhabbetsiz hiçbir şey olmuyor.
Muhabbet kimden?
Kişi sevemez. Sevgi Hazret-i Allah’tan gelecek. Hakiki sevgi O’ndan gelendir. Çünkü muhabbet Hakk’tandır.
Sevginin yerini hiçbir şey alamaz. Yol muhabbet yolu.
Alâeddin Attar -kuddise sırruh- Hazretleri buyuruyorlar ki:
“Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretleri’ni ilk tanıdığım sıralardaydı. Sevgileri içimde o kadar yer etti ki, irade ve karar diye bir şey kalmadı. Sohbetlerinden bir an olsun ayrılmak istemiyordum. Bu istiğrak içinde iken bir gün bana döndüler ve;
‘Bu muhabbet sizden mi bizden mi?’ diye sordular.
Ben de dedim ki; ‘Siz Sultanımız himmet ediyorsunuz, ben de sizi seviyorum.’ Yani ‘Muhabbet bendedir’ demeye getirdim.
‘Peki evlâdım, bir saat kadar dışarıda dolaş, hakikati anlarsın’ dediler.
Dediklerini yaptım, bir de ne göreyim? Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretleri’ne karşı içimdeki muhabbetten hiçbir şey kalmamış.
Avdet ettiğimde tebessümle; ‘Gördün mü oğlum, muhabbet kimden geliyormuş? Sevilenden bir şey gelmedikçe, seven sevemez.’ buyurdular.”
Mânevi terakkinin muhabbet ile mümkün olduğu üzerinde bütün Evliyâullah Hazerâtı ittifak etmişlerdir.
Muhabbet Hakk’tan gelir, halktan gelmez. O bir sermayedir. “Yâ Rabb’i! Ne olur, kalbime muhabbet ihsan eyle, senin ihsanınla muhabbet edeyim!” diye niyaz edilecek.
Mevlâ muhabbet ihsan buyursun, o sermaye ile O’nunla veyahut O’nun sevgilisi ile alış verişe kabul edilir.
Demek ki iş sermayede, sermayeyi de onlar verecekler ki olsun.
Bir kardeş sordu:
Sizi nasıl sevebilirim?
O’na çok sığınalım ki, Cenâb-ı Hakk o sevgiyi ihsan buyursun. Bu sevgiyi O’ndan dilenmek lâzım.
Cenâb-ı Hakk’ın lütuf tecelliyatını size anlatmaya çalışıyoruz. O tecelli etmedikçe, O vermedikçe bilinmez. Bu da O’nun sevgisine dayanır. Sevecek, hoşnut olacak, ihsan edecek, ikram edecek...
Her şey sevgi ile mümkün olur. Aşk öyle bir lütuftur ki ifadeye sığmaz. Hakk’tan geldiği için Hakk’a ulaştırır.
Allah-u Teâlâ bu kulları kendisi için seçmiştir. Allah-u Teâlâ’ya yaklaşan bu kullar sevgi ile yaklaşmışlardır. Allah-u Teâlâ bunlara âşık olmuş; onları sevdiği gibi, bu kullar da Allah-u Teâlâ’ya âşıktır. Allah’tan başka hiçbir arzuları yaşamaz.
Bir zâtın eline, içinde bazı sözler ve notlar bulunan küçük bir defter geçmiş. Okuduktan sonra, o sözlerin sahibine karşı gönlünde derin bir sevgi uyanmış. İsmini cismini bilmediği halde kendisini bulmak ve eteğine yapışmak istemiş.
Bir gece rüyâsında bakmış ki nurani bir zât, bir dergâhın şadırvanında abdest alıyor. Sırtında da beyaz bir kaftan var, altın yaldızla baştan başa Âyet’ül-Kürsi işlenmiş. Yanına yaklaştığında kaftanı çıkarıp ona vermiş. Onun altından, çok güzel yine Âyet’ül-Kürsi yazılı yeşil bir kaftan daha çıkmış. Onu da çıkarıp vermiş. Abdest aldıktan sonra; “Bunlardan birini sana vereceğim, hangisini almak istersin?” diye sormuş. “Efendim biri birinden güzel...” demiş. O da tutmuş, yeşilini ona giydirmiş. Beyazını kendisi giymiş ve buyurmuş ki:
“Hani bir zaman eline bir not defteri geçmişti. İşte ben o sözlerin sahibi Yusuf Hamedâni’yim. Onları sevmekle beni kendine çekmiş oldun. Bizim yolumuz muhabbet yoludur.”
Uyandıktan sonra muhabbeti daha da artmış, ilk işi o kafileyi bulmak olmuş.
Üftâde -kuddise sırruh- Hazretleri:
“Sevenler buldu anları, Hakk’a erişti canları.” buyuruyorlar.
Bu bakımdan Hakk’ın dostlarını sevmek lâzım. Ki bu muhabbet sebebi ile bakarsın bir gün dostunu buldurur. O da ona kılavuzluk edip kendi dostuna götürür ve Hakk’a kavuşturur...
“Aşk ehli gitti, muhabbet şehri boş kaldı deme!
Cihan Şems-i Tebrizî güneşiyle dolu, isteklisi nerede?”
Bu sevgi nasıl olacak?
Bu öyle bir muhabbet ki; velilerin mânevi hayat suyu olan bir muhabbettir. Ona tam bir muhabbetle velâyet kandilinden istifade ediyorlar.
Gönül Hazret-i Allah’ın muhabbetiyle dolmuş olacak, Cennet-i alâ’nın arzusu olmayacak. Kalbi Rabb’isiyle meşgul olanın, O’nunla hemhâl olanın cennetle ne işi olur. O cennet için çalışmadı, cennet aşkı içinde yok. O Cennet-i alâ’yı yaratanla meşgul olmuş. O’nun muhabbetini gönlüne almış, O’nunla hemhâl olduğu için Cennet-i alâ’ya muhtaç değil.
Biz hep yaratılanları seviyoruz, Yaratan’ı değil. Sevemedik Yaratan’ı. Vakta ki Yaratan’a döndüğümüz zaman yaratılmışları bırakacağız. Cennet dahi perdedir, çünkü o da yaratılmış. Hiç Halik varken mahlûka bakılır mı?
Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bir mahlûkunu severse, ona hem dünyada hem ahirette cenneti yaşatır. Dünyada gönül cenneti, ahirette de halkettiği cenneti yaşatır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Dünyada da muhakkak bir cennet vardır. Onu bulan kimsede cennet arzusu kalmaz. O cennet, marifetullahtır.”
Bu gönül cennetidir. Onlar dünyada iken bu cennete girmişlerdir. Bu halleri böylece ahirete intikal eder. Allah-u Teâlâ bir gönülde tecelli ederse, o gönül cenneti olur.
Bu hayatı yaşayanlar dünyada gönül cennetinde oldukları gibi ahirette de Allah-u Teâlâ’nın lütfuna, ihsanına, ikramına mazhar olmaya en lâyık olan kimselerdir.
Bu gibi kimseleri Allah-u Teâlâ daha dünyada iken gönül cennetinde yaşatır. Marifeti arttıkça ahiret cennetindeki yeri de yükselir ve cennete konmaya lâyık olur.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Rabb’inize yönelin, size azap gelip çatmadan evvel O’na teslim olun.” (Zümer: 54)
O zaman gönülde Hakk’tan başka hiçbir maksut, hiçbir matlup ve hiçbir mahbub kalmaz. Can, Cânan’dan bir an ayrılmaz.
Hakk’a teveccüh edebilmek için mâsivâyı gönülden çıkarmak lâzımdır. Bir kalpte iki sevgi yaşamaz. Kalp mâsivâ ile dolarsa muhabbet-i Mevlâ oradan çıkar. Muhabbetullah’ın bulunduğu bir kalpte ise mâsivâ bulunmaz.
Çünkü Âyet-i kerime’de:
“Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalp yaratmamıştır.” buyuruluyor. (Ahzab: 4)
Ki birisini muhabbet-i Mevlâ’ya, diğerini muhabbet-i mâsivâya hasretsin.
Nazargâh-ı ilâhi olan kalbi Hazret-i Allah kendisi için halketmiştir. Binaenaleyh o kalpte Hazret-i Allah’ın muhabbeti mevcutsa, daha doğrusu Hazret-i Allah mevcutsa, mâsivâ o kalbe giremez.
Para varsa kasada-kesede, eşya varsa evde, mal varsa mağazada bulunacak. Kalp ise Mevlâ’ya teveccüh edecek, Mevlâ ile meşgul olacak.
Yoktan var eden, yaratan, yaşatan O’dur. O’nu sevmeye mecburum. Ben sevgiyi yaşamam lâzım, yaşamalıyım değil de içten gelecek. İçinden en kalbi duygularla sevecek, o zaman Hakk’tan geldiğini anlarsın. Yani bu sevgi onlardan gelecek ki en kıymetlisi de budur.
Biz buna Hakk’tan seyir diyoruz. Bu muhabbet de Hakk’tan gelir. Cenâb-ı Hakk’a karşı sonsuz bir muhabbet olur.
Kendisine muhabbet etmesi için de muhabbet vermiştir. Başka bir şeyle meşgul olmasını, başka bir arzu beslemesini katiyyen istemez.
Sevilen sevmedikçe, sevilenden bir şey gelmez. Yani konmadıkça nasıl olur o testide o su? O muhabbet de Allah’ımızın bir ikramı ve ihsanı olarak konuluyor. O muhabbet sebebiyle yavaş yavaş teslimiyet husule gelmeye başlar. Bu muhabbet tıpkı ekilen bir fidana benzer. Büyüdükçe bir taraftan boy verir, bir taraftan da yavaş yavaş dalını budağını salar, iman yerleşir. Zaten o muhabbet de imanla beraber yerleşiyor. Cenâb-ı Hakk’ın o lütfu onu sağlıyor, teslimiyeti artıyor, imanı artıyor. Halbuki Cenâb-ı Hakk anbean imanını artırıyor, imanını artırdığı nispette teslimiyeti de artıyor.
Bu yol Allah yoludur, muhabbet yoludur, gönül yoludur.
“Yanındayım Yemen’deyim, Yemen’deyim yanındayım.”
Bu yaklaşmayı muhabbet sağlıyor, muhabbet ona yaklaştırıyor. Kimin kalbinde muhabbet varsa, çok uzaklarda bile olsa yanındadır.
Dikkat buyurursanız Cenâb-ı Hakk bizleri İslâm olarak yaratmış, müslüman yapmış, ihvan eylemiş, bu yoldan nasipdar kılmış. O bizi sevmiş, sevmiş iken nasıl lâyık olmamız lâzım?
Bu nimetin kadir kıymetini bilmek lâzım. Niyet-i halisa ile, samimiyetle, doğrulukla, dürüstlükle, ihlâs ve sadakatle yolda bulunmak ve hizmet etmek lâzım.
“Yâ Rabb’i! Lâyık olmadığımız halde sevmişsin, seçmişsin yola koymuşsun bunun şükrünü bize bahşet, sana şükredelim. Bizi lütfunla destekle hizmet edelim.”
Onun için burada bulunmak, bu havanın içinde bulunmak bir nimettir. Elhamdülillâh. Aynı zamanda bir husus daha var.
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri buyurur ki;
“Onlar, Allah’ın yeryüzündeki erleri, O’nun emrinin tatbikçileri ve O’nun hakkının yardımcılarıdır.”
Ne oldu şimdi, nimet içinde nimet. Fakat en büyük nimet, Hazret-i Allah’ın rızâsını ve hoşnutluğunu kazanmaktır. Bu ise en üstün nimettir. Onun için bu yolda çalıştırana şükretmek lâzımdır. Bulundurana şükretmek lâzım.
Şeyh Mustafa el-Üsküdârî -kuddise sırruh- Hazretleri “Vâridât-ı Mensûre” adlı eserinde şöyle buyuruyor:
“‘Allah her şeyi ilmiyle çepeçevre kuşatmıştır.’ (Talâk: 12)
Sırrına mazhar nübüvvet hânedânından, sır ve nesil bakımından vâris ve ilim ve esrâr-ı İlâhî hazînesi olup, Hâtemü’l-evliyâ on dört mertebede zuhûrâtlar üzere İlâhî elbiseyi giyinip, Âdem âleminin Mürşîd’i mânâyı tam bir muhabbet ile ikrâr edip:
‘Oğul babanın sırrıdır.’
Ma’nâsı üzere mânevî evlâd olanlar, işte bu nihâyetsiz esrârın İlme’l-yakîn, ‘Ayne’l-yakîn zevkine nâil olup, bu sır ile mesrûr oldular.”
Bu zât-ı muhterem, Hâtem-i velâyet’i tarif ettikten sonra velâyet yolunun şâhı olan Hâtem-i veli’ye talip olanlara, onu isteyenlere, hem halini arz ediyor, hem de tavsiyede bulunuyor:
“Velâyet yolunun Şâh’ına tâlib olanlar için, deryâdan katre ve mânevî zevkin kokusundan zerre ‘ayân ve beyân eyledi ki, melâmete erişerek Beytullâhü’l-ma’mûr olan zevk ehlinin kalplerine tam bir muhabbetle dâhil olup, ona emniyet içinde dehâlet eden zümreye girmiş olalar.” (“Vâridât-ı Mensûre”, Millet Ktp. Ali Emîrî, Manzum, Mecmû’a, nr.: 737, vr. 152b-153a)
Hülâsa olarak; “Onların yoluna girmek ancak onların kalplerine muhabbetle dahil olmakla mümkündür.” diyor.
Hiç kimse beni sev, yahut sevme diyemez. Gönül meselesi. Dilerse alır, dilerse almaz. Bu da sevgiyledir. Aklınızı başınıza alın, uyanın. Evvelâ muhabbet. Yolun sermayesi muhabbet. Muhabbet olması için istikamet ve mahviyet şart. Allah-u Teâlâ mahviyeti çok sever. Hiç olduğunu bilenden hoşlanır. İstikamette olanı da sever. Bu ikisi bir kulda birleşirse Cenâb-ı Hakk’ın sevgisine vesile olur.
Onların sevgi dairelerine giren kurtuluyor. Onların sevdikleri kurtuluyor. O muhabbet kılıfının içine giren kurtulur.
Bu sevilmek o kadar mühimdir ki, onlar sığınma kılıfının içine girerler.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
“Allah bir kula hayır murad ettiği zaman, onun kalbinin kilidini açar. Onun kalbinde yakîn ve sıdk hasıl eder. Onun kalbini, içine girenleri koruyan bir muhafaza kabı kılar ve o kimsenin kalbini selim, lisanını sâdık, ahlâkını müstakim, kulağını işitici ve gözünü de görücü kılar.” (Râmuz el-Ehâdis)
Hayatta veya mematta kim ki o gönüle girmişse ona yeter. Bu sevgi ve muhabbet gönüle girmeye vesile olur. O kalbe girmek dünyada ve ahirette en büyük saadettir.
Hülâsa; o muhabbet kılıfının içine giren yani o gönüle giren kurtulur.
Yani bir kul Hazret-i Allah’a kendisini sevdirirse Hazret-i Allah onu himaye eder ve kurtarır. İşte, kurtulanlar böyle kurtuldu. Yani sevgi ile kurtuldu. Fakat bu sevginin dışında kalanlar, çok çalışırlar ama âkıbetlerini O bilir. Onun için Allah’ımız bizi bize bırakmasın.
Muhabbet bir bağdır, sevgilisine muhabbetten kopan düşüyor.
Sevgi çok mühimdir. Çok güzel bir şeydir. Kurtuluşa alâmettir, beraber olmaya dehalettir. Hakk rızâsını kazanmaya vesiledir, çok faydalıdır.
Çünkü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki;
“Kişi, sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî)
Bu en büyük müjdedir. Bu köprüyle ahirete intikal ettiği zaman, orada bizi rızâsında haşr-u cem ettiği zaman, işte en güzel bayram yeri orasıdır.
Bilhassa bu “Siyah Bayraklılar”ın zirvesinden kime müşerref eylediyse gerçekten bahtiyar kılmıştır.
Allah’ım bizi o bahtiyarlardan kılıp mahşerde o zümreyle çıkardığı kullardan etsin!..
Bir insan, hayatının idamesi için ilk önce kendisini, malını, mülkünü, çoluk çocuğunu sever. Bunun yanında iyi işleri, iyiliğin her türlüsünü ve iyi insanları, güzel bir gülü, güzel akarsuları, yeşillikleri de sever. İnsan ruhu güzel surette halk olunduğu için, daima güzele meyleder.
Bu sevgiyi verdi ama bunun da ölçüsü var. İnsan terazide bunu tartacak. Hazret-i Allah’ın, Resul’ünün, Hatem’inin sevgisi ağır geliyor mu, gelmiyor mu ona bakacak. Canından, malından, mülkünden, çoluk çocuğundan, itibarından Allah sevgisinin, O’nun sevgililerinin sevgisinin ağır gelmesi lâzım.
Ebu Bekir Sıddîk -radiyallahu anh- Efendimiz şöyle buyurdular:
“Allah sevgisine mazhar olan bir kimseyi, bu sevgi dünyaya dalmaktan, insanlara karışıp onlarla ömür tüketmekten muhafaza eder.”
Bütün güzellikler, O’nun güzelliğinin tecellîleridir.
Her güzellikte, her sevgide O’nun tecellisini tefekkür etmek, O’nun bu nimetlerine şükür etmek gerekir. Her şey O’nun ve O’ndandır.
Hadis-i şerif’te:
“Allah güzeldir, güzeli ve güzelliği sever.” buyuruluyor. (Müslim)
Bir müslüman her şeyden fazla Hazret-i Allah’ı sever. O’na kavuşmak için canını da, malını, mülkünü de fedâ etmeye hazırdır.
Bu sevginin yüceliğini ve inceliğini her insan kavrayamaz. O’ndan başkasını ve başka şeyleri seven kimse, O’nu tanımayan, Allah sevgisinin hakikatine vakıf olmayan kimsedir.
Müminler öyle kimselerdir ki, hiçbir kimseyi hiçbir şeyi Allah-u Teâlâ’yı sevdikleri kadar sevmezler. Başkalarını sevmeleri de yine O’nun rızâsı ve izni iledir.
“Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, kendisine yuva yapan örümceğin misali gibidir. Halbûki eğer bilseler, evlerin en çürüğü en dayanıksızı ömrümcek yuvasıdır.” (Ankebût: 41)
Mevlâ’nın muhabbetiyle hallenen kulların gayeleri ev değil, evin sahibidir. Onlar için O’nun sevgisinden daha değerli ve daha üstün bir şey yoktur. Bir kul için bundan daha büyük bir lütuf ve ikram düşünülemez.
Allah-u Teâlâ’ya muhabbet, O’ndan başka her şeyden yüz çevirip bütün varlığı ile tamamen O’na yönelmek, O’nun ahlâkı ile ahlâklanmak, O’nu her şeye tercih ederek sımsıkı sarılmak demektir.
Hazret-i Allah da bu kullarını tercih eder. Onları dost edinir, dünya saadetine, âhiret selâmetine ulaştırır.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Allah’ın boyası (ile boyanın)!” (Bakara: 138)
İman en güzel Allah boyasıdır. Her kim Allah boyası ile boyanırsa, o kimse gerçek bir hidayete ermiş, doğru yolu bulmuş demektir. Boya kumaşın içine işleyip onu renklendirdiği gibi, iman da bir kalbe girdiğinde, küfür pisliğinden temizler ve o vücudu nurlandırır.
Bu boya ile boyanmış olan hakiki müminler Allah-u Teâlâ’dan başka ilâh tanımazlar. Rabb’lerinin gösterdiği nurlu yoldan sapmazlar. Emir ve yasaklarına hakkıyla uyarlar. Amel-i sâlih başta olmak üzere bütün kulluk görevlerini seve seve yerine getirirler.
“Allah’ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir?” (Bakara: 138)
O öyle bir Allah’tır ki; bütün güzelliklerin, bütün iyiliklerin, bütün lütuf ve ikramların asıl kaynağı O’dur. Gerçek hidayet O’nun hidayetidir. Her iş O’nun dilemesi ile meydana gelir. Müminleri istikamete, iyiye ve güzele sevkeder, ebediyen solmayan iman ve hidayet boyası ile nurlandırır.
Allah-u Teâlâ’nın boyasından başka boyalarla boyanmak ve boyamak isteyen kimseler ise; hem kendilerini hem de başkalarını yoldan çıkarmış ve sapıklığın tâ ortasına düşmüş olurlar.
“Allah’a sarılın, O sizin Mevlâ’nızdır.” (Hacc: 78)
“Kim Allah’a sımsıkı sarılırsa, muhakkak ki o doğru bir yola iletilmiştir.” (Âl-i İmran: 101)
“Hayır. Kim ihsan mertebesine yükselerek, özünü tamamen Allah’a teslim ederse, onun mükâfâtı Rabb’inin katındadır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.” (Bakara: 112)
Hülasâ-i kelâm;
Allah için olmayan, Allah sevgisine vesile olmayan bütün muhabbetler Allah’tan uzaktır ve bâtıldır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, Allah’tan gayrısını O’na emsal tutarlar ve onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a sevgileri ise çok daha kuvvetlidir. O zâlimler azabı gördükleri zaman, bütün kuvvetin Allah’a âit olduğunu ve gerçekten Allah’ın azabının şiddetli olduğunu keşke bilselerdi!” (Bakara: 165)
“Endâd”, kişilerin Allah-u Teâlâ’ya isyan olan yerde itaat ettikleri liderleridir. Allah’a yaklaşmaya çalıştıkları gibi onlara yaklaşmaya çalışırlar.
İster lider ister put olsun, ya da para-pul, mal-mülk, makam-mevki olsun, nefsin arzuları olsun, bu gibi insanın kalbini Allah’ı unutturacak derecede meşgul eden Allah’tan başka her şey bu ilâhî beyanın içine girer.
Peşlerinden sürüklendikleri liderlerini âdeta Allah’ı seviyormuşcasına severler ve onlara saygıda bulunurlar. Allah’a beslenmesi gereken sevgiyi onlar için beslerler. Allah’a isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.
Hakk’tan gayrı olan sevgileri Allah sevgisinin üstünde tutmak, akla gelebilecek bütün kötülüklerin başıdır. Onlara taparcasına bağlananlar ve onları Allah’ı sever gibi sevenler için artık kurtuluş ümidi yoktur. Çünkü basiretleri körelmiş, ruhları ölmüş, canlı cenaze gibi olmuşlardır.
Cenâb-ı Fahr-i Kainat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Bir adam, başka bir köyde bulunan din kardeşini ziyarete gidiyordu. Allah-u Teâlâ onun yolunu gözetlemek için bir meleği gözcü koydu. Melek, yanından geçerken o kimseye sorar:
– Nereye gidiyorsun?
– Şu köyde bir din kardeşim var, ona gidiyorum.
– Onun sana geçmiş bir iyiliği var da onu devam ettirmek için mi gidiyorsun?
– Hayır... Ben o zâtı sırf Allah için seviyorum.
– Ben Allah-u Teâlâ'nın sana yolladığı elçisiydim. Sen onu nasıl seviyorsan, Allah da seni öylece seviyor." (Müslim)
Demek ki Allah için yapılan işlerin çok büyük ücreti var, Allah için görüşmelerde çok büyük menfaat var, fakat biz bilmiyoruz. Biz maddeye kapılmışız. Madde var, hepsi var.
Nefis küçücük bir menfaat için uzak yerlere gider de, rızâ kazanmak için bir adım bile atmaz.
Tanışmak iyi şeydir. Allah'ımız muhabbet ihsan ederse, o muhabbet inşaallah ahirette de devam eder. Bizim yanımızda kâr olarak bunlar kalacak. Ne kalacak? Allah için sevişmek.
Maksat ve menfaat gibi şeyler araya girerse, değerli olan şeyler de değersiz olur. Şu hâlde bize fayda veren şeylerin peşinden koşmalıyız. Rızânın fevkinde hiçbir şey yoktur.
İnsanı Allah’a yaklaştıran amel ve sevgilerden birisi de “Cihad Sevgisi”dir. Bu da Allah’tan gelir.
Cihada, Allah yolunda savaşmaya düğüne gider gibi gidenlerle, mecbur olduğu için gidenler bir olur mu?
Bunun delili Mâide sûre-i şerif’inin 54. Âyet-i kerime’sindedir.
“Allah onun yerine ileride öyle bir millet getirir ki...” (Mâide: 54) beyân-ı ilâhî’sinin Araplardan sonra İslâm ve cihad bayrağını teslim alan Türk milleti hakkında olduğu hususunda müfessirler ittifak etmişlerdir.
Âyet-i kerime’nin devamında “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.” şeklindeki ilâhî müjdeye, bu büyük lütfu ihsana mazhar olan millet bu necip millettir.
Dikkat ederseniz bu sevilenlerin vasıflarını şöyle sıralıyor:
“Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı başları dik ve güçlüdürler. Allah yolunda cihad ederler. Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar.”
Görüldüğü üzere; müminlere alçak gönüllü olmak, kâfirlere karşı başları dik ve güçlü olmak, Allah yolunda cihad etmek ve bu cihadı hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan, aldırmadan büyük bir aşkla yapmak; Allah tarafından sevilmeye sebep olan amellerdir.
Bu müminler cihadı ganimet veya saltanat arzusu ile değil, Allah için, Allah’ın isminin yücelmesi, İlây-ı Kelimetullah için yaparlar.
Bugün bu cihadı devam ettiren “Siyah Bayraklılar” aynı gaye için, aynı cihad ruhuyla, aynı cihad aşkıyla; küfrün sönmesi, imanların kurtulması için büyük bir cihad yapıyorlar. Din ve vatan bölücüleri ile Hâtem-i veli’nin cihadı devam ediyor. Kitapları ümmet-i Muhammed’i tenvir etmeye devam ediyor. Bu da Allah’tan gelir, O’nun sevip seçtiği Hâtem-i veli’den gelir. Çünkü o hem Türk milletine, hem Türk ordusuna gönderildi. Bu gönderilme Türk milletinin ıslahı, ordunun mânevî desteği içindir. Ona tâbi olanları, bu cihadı yapanları Allah sever, onlar da Allah’ı severler.
“Kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır.” (Saff: 8)
Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Resul’üm! De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz alış-verişler, hoşunuza gitmekte olan meskenler, size Allah’tan ve O’nun Peygamber’inden, Allah yolunda cihaddan daha sevgili iseler, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar güruhunu hidayete erdirip doğru yola iletmez.” (Tevbe: 24)
Cihadı unutarak dünyaya dalmak ve aldanmak çok tehlikelidir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı.” (Bakara: 216)
Savaş her ne kadar arzu edilen bir şey olmasa da hem küffarın niyeti daima imanı ve müslümanları yok etmek olduğundan, hem de küfrün mağlup edilip Allah’ın dininin ve isminin yayılması için cihad emredilmiştir.
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Kim Allah’a ve Resul’üne inanır, beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutarsa, Hakk yolunda cihad etse de veya doğduğu yerde otursa da, Allah onu cennetine koymayı vâdetmiştir.”
- Yâ Resulellah! İnsanlara bunu müjdeleyeyim mi?
“Elbet Cennet’te yüz derece vardır. Allah onu Hakk yolunda cihad edenlere hazırlamıştır. İki derece arasındaki mesafe gökle yer arasındaki mesafe gibidir. Allah’tan istediğiniz zaman Firdevs’i isteyiniz. Çünkü o, cennetin ortası ve yücesidir. Üzerinde Allah’ın arşı vardır, ondan cennetin ırmakları akar.” (Buhari. Tecrid-i sarih: 1179)
Müslüman nefsi için savaşmaz, Allah için savaşır. O’nun rızasını ve sevgisini kazanmak için savaşır. Canını O’nun yolunda seve seve feda etmeyi arzu eder. Bu da Allah sevgisinin bir tezahürüdür.
Allah-u Teâlâ’nın “Vedûd” İsm-i şerif’inden nasip alan kul, hem Allah adına, Yaratan’dan ötürü herkesi, her şeyi sever; hem de herkes tarafından sevilir.
“İman edip sâlih ameller işleyenler için Rahman bir sevgi peyda edecektir.” (Meryem: 96)
Bu sevgisinin tabii bir neticesi olarak Allah’a iman etmiş bir müslüman; Allah’a ortak koşanları, O’na küfreden kâfirleri, kâfirlerin küfrünü sevmez. Bir kul bir kulu seviyor, sevdiğine laf söyleyene tahammül edemiyor, Allah’ı seven bir kimsenin Allah’a isyan edenleri sevmesi mümkün müdür? Bir kimse aşık oluyor da gözü başka bir şey görmüyor, Allah’ı seven bir kimsenin durumu nasıl olur?
Resulullah Aleyhisselâm devrinde münafıkların reisi durumunda olan Abdullah bin Ubeyy bin Selül İslâm’ı içten yıkmaya, müslümanları birbirine düşürmeye çalışmış durmuştur.
Ölmek üzere iken Resulullah Aleyhisselâm onu ziyaret etti ve şöyle dedi:
“Yahudilere karşı duyduğun sevgi en sonunda seni mahvetti.”
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar birbirinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır. Şüphesiz ki Allah, zâlimler güruhunu hidayete erdirmez.” (Mâide: 51)
Küffarın Resulullah Aleyhisselâm’a düşmanlık yapması kendi tıynetinin icabıdır. Ancak kendisine müslüman sıfatını yakıştıranların Resulullah Aleyhisselâm’a yapılan iftirayı, hakareti hoş görmesi aslında bu sıfata sahip olmadıklarının en bariz bir göstergesidir.
Küfrü hoş görme uğruna Resulullah Aleyhisselâm’a hakareti hoş görenler de onlardandır. Küfür ehli ile bir ve beraberdir.
“Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse o onlardandır.” (Mâide: 51)
Zaten bunlara bu yüzden küffar her türlü desteği verir. İslâm dünyasında, Resulullah Aleyhisselâm’a imanı lüzumsuz gören her fitne grubunun küffar tarafından büyük bir destek görmesinin sebebi budur. Hepsinin ortak noktası müslümanların gönlündeki Resulullah Aleyhisselâm’a olan bağlılık ve sevgiyi, Resulullah Aleyhisselâm’a iman ve teslimiyeti zayıflatmaya çalışmaktır.
İşte bu sevgi, bu bağlılık olmayınca ortaya her türlü fitne, her türlü vahşet, her türlü entrika, her türlü yalanlar saçılıyor. İslâm dünyası türlü türlü fitnelerle çalkalanıyor.
Allah-u Teâlâ Resul’ünü kabul etmeyen kâfirlere kesinlikle rahmet ve merhamet nazarıyla bakmıyor.
Şöyle buyuruyor:
“Bilmiyorlar mı ki, Allah’a ve Resul’üne karşı koyan bir kimseye elbette içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte bu en büyük rüsvaylıktır.” (Tevbe: 63)
Allah-u Teâlâ kendisine ve Resul’üne karşı gelenlere en büyük rüsvaylığı vaad ettiği gibi, Resul’üne iman etmeyenlerin “kâfir olduğunu” ve bu kâfirler için hazırladığı azabı Âyet-i kerime’sinde haber veriyor:
“Kim Allah’a ve Resul’üne iman etmezse, bilsin ki biz kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.” (Fetih: 13)
Allah-u Teâlâ Peygamber’ine itaat etmeyen kâfirleri sevmediğini ferman buyuruyor:
“Resul’üm! De ki: ‘Allah’a ve Peygamber’e itaat edin.’ Şayet yüz çevirirlerse şüphesiz ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmran: 32)
Ve fakat bu kâfirlerle işbirliği yapanların, bunlara destek verenlerin de onlarla beraber Hazret-i Allah’ın gadabına uğrayacakları Âyet-i kerime’de haber veriliyor:
“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve eğlenceye alanları ve kâfirleri dost edinmeyin.
Eğer mümin iseniz Allah’tan korkun!” (Mâide: 57)
Allah’tan korkun da, sizin ve dininizin düşmanı olan bu kişileri dost edinmeyin.
Çünkü hakiki iman, bu gibi din düşmanlarından kaçınmayı ve sakınmayı iktiza eder.
Eğer onlar gerçekten iman etmiş olsalardı, kâfirleri dost edinmezler; Allah-u Teâlâ’ya, Peygamber’ine ve Kur’an-ı kerim’e düşmanlık gibi ağır bir suçu işlemeye cüret etmezlerdi.
Nitekim Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene (Kur’an’a) inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi.
Fakat onların çoğu yoldan çıkmış fâsıklardır.” (Mâide: 81)
Âyet-i kerime’sinde müminlerin düşmanının kendi düşmanı, kendi düşmanının da müminlerin düşmanı olduğunu beyan buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin.” (Mümtehine: 1)
Onları dost edinmek şöyle dursun, onlardan gayet uzak durmak lâzımdır. Allah-u Teâlâ’nın lütfettiği İslâm nimeti unutulmamalıdır.
Bir müslüman bir münafığa veya bir kâfire muhabbet edip onunla dostluk kurarsa onlardan olur. Hemen oraya atılıyor. Allah-u Teâlâ hiç bakmıyor.
O’nun gadabı âni olur. Onun için sen sen ol haddini bil!