
Şimdi tahiyyâtın bâtınına geçelim:
Fakir namazlarda: "Ettahiyyâtü lillâhi ves-salâvâtü vet-tayyibât" dediğim zaman zâhiri mânânın yanında; "Allah'ım! Ruhum senin, bedenim senin, mülk de senin. Bunları bana sen verdin. Ben bunların bir tekine değil, bir zerresine bile şükretmekten âciz olduğumu itiraf ediyorum." diyorum.
Bunu her tahiyyatta okurum ki, Yaratıcı'nın yaratışını göreyim, kendimin bir maske olduğunu bileyim.
Ruhum var diyorsun senin değil, cesedim var diyorsun senin değil, mülk de senin değil. İnsanda bunlar varken bunların kendisinin olduğunu zanneder. Allah-u Teâlâ'yı zanla anar. Bunları kendinden uzaklaştır, nefsine senin olmadığını bildir! Ruh senin değil, vücudun senin değil, mülk de senin değil. Şimdi senin neyin kaldı? Hiç! Bunu hayatta bir defacık tefekkür ettik mi? Halbuki hiçbir tanesine sahip değiliz. "Benim" diyen insan onu vereni nasıl öğrenebilir? Sen bunları kendinden uzaklaştırmadın ki, onu vereni bilesin. "Bana Sahib'im ruh verdi, O'nundur. Binayı kurdu, O'nundur. Mülkünde yaşıyorum, O'nundur. Gerçekten benim bunlarla hiçbir ilgim yok, Allah-u Teâlâ'nın bana koymasıdır, vermesidir, muvakkattır, hepsini alır, hepsini verir!" diyerek bunları bir bir kendinden uzaklaştırmadıkça vereni bilemezsin. Vereni bilmeyince vereni tanımak ne mümkün?
Madem ki O var biz yokuz, bizim varlığımız bir damla kerih su. Onun için biz "Ettahiyyâtü" derken ruhundan ruh veren deriz ve önce O'nu meydana koyarız. Bu vücut binasını kurdu, nâmütenâhi nimetlerle donattı, bunun zerresini dahi idrakten, tefekkür etmekten acizim. Ettahiyyatü'yü okurken daima bunları hatırlarım ve Sahib'imin varlığını ortaya koyarım, benim hiçbir hükmüm olmadığını anlarım.
Hükümsüz, kendimin hiç hükmü yok; değersiz, nefsimin de hiç değeri yok. Hükümsüzün, değersizin lâfı bile olmaz. Çünkü yok oldu. Bir şey olacak ki, değeri olsun. Bir şey olmadığı için, hükmü de yok, değeri de yok. "Es-selâmü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtüh." dediğimiz zaman, nurundan nurunu yarattın, bütün kâinatı o nurdan donattın. Dikkat ederseniz buraya cisim girmiyor; nurundan nurunu yarattı, o nurdan kâinatı donattı. Şimdi mevcudat o nurdan mayalanmış, o çekirdekten husule gelmiş, o nurdan işlenmiş. Burada mevzumuz yalnız nurdur, cisim değildir. Çünkü bu mevzuda cismi karıştırdın mı; "Âlemler ondan hasıl oldu" dediğin zaman akıl durur. Biz nurdan bahsediyoruz, cisimden değil.
"Aslıhu nur cismuhu âdem = Aslı nurdur, cismi âdemdir." Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz O'nun nuru olduğu için âlemlerin gurur ve sürûrudur. Yalnız ona beşer gözü ile bakmamak lâzımdır. O Hazret-i Allah'ın nuru olduğu için onu Hazret-i Allah'ın nuru olarak görmek lâzımdır. Allah-u Teâlâ'nın nuru nazarı ile bakmak insanı kurtarır. Onu beşer olarak gördüğün zaman nefsin seni düşürür ve helâk eder. Allah-u Teâlâ kimi o nurdan nasipdar ettiyse onu nur olarak görür. Beşer olarak görmez. Ama kime ki bu nasip olmamışsa onu beşer olarak görür. Anlamadığınızı biliyorum ama bu böyledir. Kendinin nerede olduğunu bil. Bunu bir ayna olarak kabul et. Bu bir sırdır.
Şehâdet getirirken de orada zerre bir pislik olduğumu görürüm ve onun yok olmasını isterim. Zerre kerih suyun orada ne işi var! Onu ifnâ edeyim ki Sahib'imi tespih edebileyim. O'nunla O'nu tespih edebileyim. O kerih su tespihime mâni oluyor. Bunun için Sahib'ime o kadar yalvarıyorum. İtimat edin başka bir şeye bu kadar yalvardığımı pek bilmiyorum. "Allah'ım! Hakir bir zerre olduğumu bana bildir ve beni orada tut! Ben sana bunun için yalvarıyorum." diyorum. Bunlar sırların da sırrıdır.