Hakikat Yayıncılık - Muhterem Ömer Öngüt’ün Eserleri | Hakikat Dergisi | Hakikat Medya | Hakikat Kırtasiye
Arama Yap
Başyazı - ÖLÜM ve ÖTESİ  KABİR HAYATI - Ömer Öngüt
ÖLÜM ve ÖTESİ KABİR HAYATI
Başyazı
İsmail Yavuz
1 Ağustos 2025

 

“Ey İman Edenler! Allah’tan Korkun. Herkes Yarına Ne Hazırladığına Baksın. Allah’tan Korkun, Çünkü Allah Bütün Yaptıklarınızdan Haberdardır.”
(Haşr: 18)

“Allah’ı Nasıl İnkâr Edersiniz ki, Siz Ölü İken Sizi O Diriltti. Sonra Sizi Öldürecek, Ondan Sonra da Tekrar Diriltecektir. Tekrar O’na Döndürüleceksiniz.”
(Bakara: 28)

“Sonra Onu Öldürür ve Kabre Koyar. Daha Sonra Dilediği Zaman Onu Tekrar Diriltir.”
(Abese: 21-22)

“İnsanlar Uykudadırlar, Öldükten Sonra Uyanırlar.”
(Hadis-i Şerif)

“Kabir ya Cennet Bahçelerinden Bir Bahçe veya Cehennem Çukurlarından Bir Çukurdur.”
(Hadis-i Şerif)

ÖLÜM ve ÖTESİ
KABİR HAYATI

 

“Çanta elimizde bulunsun, "İrcıîy!" dâvetinin ne zaman geleceği belli değil, amma gelecek. Her nefes bizi kabre çekiyor, ömür tükeniyor. Ölüm ve kabir için hazırlıklı olan bir kimse, ölümden irkilmez. Dâvet geldiği zaman hemen göçer. O zaten teslim olmuştu, emir bekliyordu, emir de geldi. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz

bir cenazede bulunuyorlardı. Kabir kenarına oturdular. Toprağı ıslatacak kadar ağladıktan sonra buyurdular ki: “Ey kardeşlerim! Şurası için hazırlanınız.” (İbn-i Mâce)

Kalanla giden arasında bir gün fark var. İşte geldik işte gidiyoruz. Bugün üstteyiz yarın alttayız. Bugün yataktayız yarın topraktayız. Bu akşam burada, yarın akşam oradayız. Vaktimiz gelince hep gideceğiz de sıra bekliyoruz. Burası çalışma yeridir. Sermayenin en kıymetlisi de ömürdür. Burada yatarsak ahireti nerede kazanacağız? Aldanmaya değmez, yolcuyuz çünkü, amma bugün amma yarın. Deme öbürüsü gün, ya bugün ya yarın!”

(Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)

 

Herkes bir gün bırakıp gidecek. İnsan bu hengâmede Hazret-i Allah’ı unutuyor. Öleceğini, kabre gireceğini unutuyor.

Ölüm, bu fâni âlemdeki hayat yolculuğunun sona ermesi ile bekâ âleminde geçirilecek ebedî hayatın bir başlangıç noktasıdır. Her doğan ölür, her gelen gider.

Dünyanın yıkılışı büyük kıyamet, insanın ölümü ise küçük kıyamettir.

Başı olanın mutlaka sonu da olacaktır. Dünyaya gelen mutlaka ölecektir. Bu, hayatın değişmez kanunudur.

İnsan gece yatarken düşünecek. Şimdi yataktayım, yarın kabirdeyim. Halim ne olacak? Ölümden kurtuluş var mı? Yok...

Âyet-i kerime’de:

“Her insan ölümü tadacaktır.” buyuruluyor. (Âl-i İmrân: 185 - Enbiyâ: 35 - Ankebut: 57)

Ölüm, dünya hayatı ile âhiret hayatının dengesi ve hikmetinin anlaşılması için son derece lüzumlu bir hadisedir. Önce hayatın değerini ortaya koyar, sonra da âhiret hayatının lüzumunu belirler.

Yaratan O, yaşatan O, öldüren O, dirilten yine O... Amma sen O’nu görmüyorsun.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Dirilten de O’dur, öldüren de O’dur.” (Müminûn: 80)

Hazret-i Allah hükmünü koyuyor, oluyorsun sen ben... Hükmünü çekince ölüyorsun, oluyorsun bir hiç... Şu kabirde yatanların hepsi “Ben biliyorum, ben yapıyorum!..” derlerdi, amma Yaratan hükmünü çekince hepsini yerlere serdi. Demek ki hiçbir hükmü yokmuş.

Halbuki buraya denenmek için gönderilmiştik ve biraz sonra “İrcıîy...” daveti gelecek ve hemen sonra döneceğiz.

Neden?

“Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz.” (Bakara: 156)

Âyet-i kerime’de geçiyor ki “Biz Allah içiniz...”. Hakikaten Allah için mi, şeytan için mi, yoksa dünya için mi yaratıldık, şöyle insan kendisine bir bakıversin.

Biz Hakk’tan geldik ve yine Hakk’a döneceğiz. Amma nasıl döneceğiz? Nedamet çok, fakat faydası hiç yok.

Şüphesiz ki ölümden kaçış ve kurtuluş yoktur. Gerek kendi vatanlarında ikamet etsinler, gerek başka yerlere çıkıp gitsinler, insanlar kendilerini hiçbir yerde ölümün pençesinden kurtaramayacaklardır.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Nerede olursanız olun, sarp ve sağlam kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşır.” (Nisâ: 78)

Herkes mutlaka ölecek, ölümden insanı hiçbir şey kurtaramayacaktır. Herkes için kesin bir ecel ve belirlenmiş bir âkıbet vardır.

Ömür Allah-u Teâlâ’nın yed-i kudretindedir. Ecel kendileri için takdir edilmiş olanlar, ölümleri nerede ve ne zaman takdir edilmişse, kendi ayakları ile oraya kadar giderler.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:

“Hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.” (Lokman: 34)

Allah-u Teâlâ’nın takdir etmiş olduğu hükümden kaçınmak mümkün değildir. Kaçmakla kurtulamayacağınız gibi, hiçbir şey sizi ölümden kurtaramayacaktır.

“De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır.” (Cum’a: 8)

Ölümden kaçan kişi ömründe bereket bulamaz. Ölümden kaçmak, hiç kimseye bir fayda sağlamaz. Korkunun ecele faydası yoktur. Her saat, her dakika, her saniye insanları ölüme doğru çekmektedir. Gün olur ölümle karşı karşıya gelirler.

“Sonra görünmeyeni ve görüneni bilen Allah’a döndürüleceksiniz.” (Cum’a: 8)

Dünya hayatı bugündür ve insanlar yarın Hakk’ın huzurunda hesaba çekileceklerdir. Kalanla giden arasında bir gün fark vardır. İşte geldik, işte gidiyoruz. Bugün üstteyiz, yarın alttayız. Bugün yataktayız, yarın topraktayız. Bu akşam burada, yarın akşam oradayız. Vaktimiz gelince hep gideceğiz de sıra bekliyoruz. Çünkü her gelecek yakındır.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Allah’ın izni olmadan hiç kimse ölmez. O belli bir süreye göre yazılmıştır.” (Âl-i İmrân: 145)

Ölüm asla ileri de gitmez, geri de kalmaz. Bilinen bir süre ile tayin ve takdir edilmiştir.

“Sonra onu öldürür ve kabre koyar.

Daha sonra dilediği zaman onu tekrar diriltir.” (Abese: 21-22)

Cesetler yok olduktan sonra onları diriltmek O’na güç gelmez, hiçbir şey O’na gizli kalmaz.

Sermayenin en kıymetlisi ömürdür ve ömürlerimizi gafletle geçiriyoruz.

“İnsanlar uykudadırlar, öldükten sonra uyanırlar.” (Keşfü’l-Hafâ)

Orada “Eyvah!” demememiz için dünyaya niçin geldiğimizi, nereye gideceğimizi, niçin yaratıldığımızı ve ne yapmamızın gerektiğini şimdiden düşünmeliyiz. Kazanabilirsek ebedî bir hayat kazanılmış olacak.

Kabir için hazırlanmak lâzımdır.

Ölüm bir yok oluş değildir.

Kim O’na itaat üzere idiyse, onu en güzel bir şekilde mükâfatlandırır. Müstehak olanlara da cezalarını verir.

Bize Allah gerek, yarın kabirdeyiz. Hiç kimseden fayda yok ve bir daha da geri gelmeyeceğiz.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Ölümün eline düşmeden evvel; tevbe, istiğfar ve haksız muameleleri düzeltmek gbi ön hazırlıklar ile ölüme hazırlan.” (Câmiu’s-Sağîr)

“Üç şey ölünün ardından kabre kadar gider. Ehl-ü ıyâli, malı ve ameli. İkisi geri döner, birisi kalır. Dönenler ehl-ü ıyâli ve malı, kalan da amelidir.” (Buhârî)

Dünyaya niçin geldiğimizi bilerek tedarikimizi ona göre yapmalıyız. Ölmemek elimizde değil, fakat hazırlanmak elimizde. Bizi gönderen Sahib’imiz gönderirken bize sormadığı gibi, alacağı zaman da soracak değil.

Farz-ı muhal ki denize bir ağ atılmış, balıkların hepsi tutulmuş, fakat onlar tutulduğunu bilmiyorlar, sağa sola saldırıyorlar. Sahibi ağı yavaş yavaş çekiyor, hiçbirinin umurunda bile değil. Halbuki biraz sonra karaya çıkacaklar, çok çırpınacaklar, bu çırpınmanın hiç de faydası olmayacak. Hepsi ölüme mahkûm.

İşte insanların durumları da böyledir.

“Allah’tan korkun. Çünkü Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr: 18)

Yani Allah’tan korkun da kötülük yapmayın, fenâlıklardan sakınmamazlık etmeyin. O, yapacağınız şeylere göre sizi hesaba çekecek, ona göre ceza veya mükâfat verecektir.

 

Hazret-i Allah Merhametlilerin En Merhametlisidir:

Hadis-i şerif’te:

“Her biriniz ancak Hazret-i Allah’a hüsn-ü zan ederek ölünüz.” buyuruluyor. (Müslim)

İnsan gerçekten eksikleri olduğunu, günahkâr olduğunu bilecek, ona göre sığınıp yönelecek. O’nu sevecek. Hazret-i Allah’ın merhametini, rahmetini, keremini dileyecek, af ve mağfiret edeceğini bilerek O’na dayanıp güvenecek.

Hazret-i Allah severse seni affeder, merhamet eder, lütfuna nail eder. Bu onun için nedir ki? Hiç.

Hadis-i kudsî’de Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:

“Ben kulumun zannına göreyim. Benden ne bekliyorsa öyle muamele ederim.” (Buhârî)

Allah-u Teâlâ’nın gazabından emin olmak küfür olduğu gibi; O’nun engin rahmetinden ve mağfiretinden ümit kesmek de küfürdür.

Âyet-i kerime’sinde:

“Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” buyuruyor. (A’raf: 156)

Bunun içindir ki bir müslüman en sıkıntılı ânında dahi ümidini kesmez. Allah-u Teâlâ çok affedicidir, affı sever, tevbe edenlerin günahlarını bağışlar.

Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:

“Bununla beraber şüphe yok ki ben, tevbe eden, iman edip sâlih amel işleyen, sonra da Hakk yolunda ölünceye kadar sebat edenleri elbette çok bağışlayıcıyım.” (Tâhâ: 82)

Günahı işleyen biz olduğumuz halde, Allah-u Teâlâ bizi tevbeye çağırmakta ve bağışlayacağını müjdelemektedir:

“Resul’üm! De ki: Ey kendilerine kötülük edip haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.

Rabb’inize yönelin, size azap gelip çatmazdan evvel O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez.” (Zümer: 53-54)

Daima korku ve ümit arasında bulunmak çok faydalıdır. Korku gafletten uyandırır, kötülüklerden uzaklaştırır; ümit ise insana mânevî destek verir.

O öyle merhametli ki;

“Rabb’iniz rahmeti kendi üzerine yazdı.” buyuruyor. (En’âm: 54)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Kalbinde zerre kadar imanı olan kimse, cehennem ateşinde ebedî olarak kalmaz.” (Buhârî)

Her zaman her daim ve bilhassa öldükten sonrası için Hazret-i Allah’tan büyük bir ümitle O’nun affedip merhamet edeceğine, rahmetiyle, lütfuyla muamele edeceğine inanmak, güvenmek insanı kurtarır.

O öyle bir Allah’tır ki;

“Rahmetim, gadabıma üstün geldi.” (Buhârî)

“Rahmetim gazabımı geçti.” (Müslim)

Buyurarak engin rahmet ve merhametini haber veriyorlar.

“Her kim Allah’a kavuşmayı severse Allah da ona kavuşmayı sever. Her kim de Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa, Allah da onunla mülâki olmaktan hoşlanmaz.” (Buhârî)

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh-Hazretleri şöyle buyuruyorlar:

“Ölüm korkunç değil, korkunç olsaydı ben gitmek istemezdim.

Ölüm korkunç değildir ama Allah-u Teâlâ’ya tevekkül etmek hepsinden güzeldir.”

“İyi biliyorum ki hiçbir amelim de yok. Tek bir ümidim ve güvencim varsa, af ve merhametindir.

Af eder mi, geç kulum der mi?

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz; “Sizden hiç kimse amel ve ibadeti ile kurtulamaz.” buyurdular.

Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Efendilerimiz; “Sen de mi yâ Resulellah?” diye sordukları zaman “Evet” buyurdular; “Meğer Allah-u Teâlâ rahmeti ve fazlı ile beni koruya.” (Müslim)”

“Hiç kimseden ümidim yok, Rahman’dan ümit kesmiş değilim, Mâlik’in mülkünde ‘Hiç’ten başka bir şey değilim.”

 

Kabir Ya Cennet Bahçesi, Ya Cehennem Çukurudur:

Allah’ımız hakkıyla ölüme hazırlanabilmeyi bizlere nasip eylesin.

Dünyaya yatmak için gelmedik. Kabirde çok yatacağız. Ama burada yatarsak orada yatırmazlar.

Dünya bir filim gibidir, asıl heyecan kabre girince başlar. İnsanın malı, mülkü, çocukları, hanımı dışarıda kalınca “Eyvah!” der ama geçti, dünya bir hayaldi, filimdi bitti. Hayat filmi bitti. Artık Cenâb-ı Hakk onun perdesini açar, yaptığı her şeyi, gideceği yeri görür.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“İşte onlara kazançlarından ötürü karşılık vardır.” (Bakara: 202)

Dünyaya gönderiliş sebebini lâyık-ı veçhile takdir edenlerin gerçek hayatı ölümden sonra başlıyor. Bu ise hayat-ı hakikidir.

Dünya hayatı hayat-ı hayalidir. Serap gibi parıldar, bulut gibi geçer gider. Allah-u Teâlâ dünyayı geçim uğrunda çalışma ve gayret, mihnet ve meşakkat, imtihan ve ibtilâ yeri; âhireti ise mükâfat ve mücazat yeri olarak yaratmıştır.

Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyuruyor:

“O hanginizin daha güzel amel işleyeceğinizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk: 2)

Hayat-ı hayalî dünyaya gelmekle başlıyor. Bu dünyada her kelimemiz zaptediliyor, her yaptığımızın fotoğrafı çekiliyor.

Bir insan hep “Ben... Ben!” der, varlık toplar. O toplanan varlıklar nefsin varlığıdır. Bir insan dünyada iken “Benim şunum var, benim bunum var, ben şöyle yaptım, ben böyle yaptım!” der durur. Kabre girdikten sonra, o dedikleri hep kaldı. Hiçbir şey yok, bir kefen kaldı.

Ey insan! Dünya senin için bir imtihan sahnesidir. İmtihanını burada verebilirsen orada sırat da yok, azap da yok, hiçbir sıkıntı yok.

Eğer sen dünyayı bir imtihan sahnesi kabul edip Hakk ile olursan, işte bu noktada dünyanın kıymeti çok büyüktür.

Yok eğer imtihan sahnesi olduğunu unutup da dünyaya dört elle sarılırsan, imtihanı kaybedersin. Bu da senin ahiretini kaybetmene ve ebedî felâkete düşmene sebep olur.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Tirmizî)

Kabir ya cennet bahçesi ya da cehennem çukurudur. İyiler âlem-i berzahta mükemmel bir hayat sürüyorlar, diğerleri ise bir azap içindeler.

İnsanın kabirdeki bu yaşayışı dünyadan alâkasını kestiği andan itibaren başlar.

Dünya hayatının müddeti kısa ve lezzeti de geçici olduğu için, bir aldanma ve oyalanmadan başka bir şey değildir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Senin için ahiret, dünyadan daha hayırlıdır.” (Duhâ: 4)

İşte bu hayat-ı hakikinin semeresidir. Nefsin ölümünden sonra yepyeni bir hayat başlar.

Kabir yalnız bir perdeden ibarettir. Ahirete intikal edenlerle dünya arasında incecik tül kadar bir perde vardır. Onun içi ya cennettir, mükemmel bir hayat sürerler, yahut cehennemdir, bir azap içindedirler.

 

Kabre Girmeden Ruhu İbadetle, Zikirle Canlandırmak Lâzım:

İnsan gündüzleri nefisle, hayatla, menfaatle meşgul. Onlardan ayrıldığı zaman ruh ile baş başa kalıyor. Ruh kuvvet bulduğu zaman dinleniyor. Farz-ı muhal ki ruh şuna benzer. Evde güzel bir kafesin var ama itibar kuştadır, kafeste değil. Ruh çıktığı zaman kafesin hükmü yok. Bunun için mühim olan ruhu beslemek. Kafesten çıktığı zaman uçup gidebilsin, ölmesin. Ama ölü ruh uçamaz.

Onun için ruhu ibadetle, taatle, zikirle canlandırmamız lâzım ki çıktığı zaman makamına uçsun. Cesed zaten topraktan yaratılmış. Değer verilmez. İnsan dünyadayken değer veriyor mazallah. Hele bu mevzuda insan kendisini beğenirse hiçbir günah onunla kıyas edilemez. Allah'ım onlardan etmesin.

Allah-u Teâlâ her ibadete bir ruh verir; canlıdır, hareketlidir. Fakat insan onu görmüyor ve bilmiyor. Bunlar ahirette insanın karşısına çıktığı zaman gerçekten kişinin en güzel arkadaşlarının, kendi yaptığı ibadetler olduğunu anlamış olacak. Bu durum ahirette değil, kabirde böyledir. Güzel ameller kıyamete kadar en güzel surette insana yoldaştır.

Allah’ımız ihlâslı ibadet yaptırdığı kullarından etsin.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyor:

“Dünyanın geniş vakitlerinde, (yani sıhhat ve servet, asayiş ve emniyet gibi istirahat sebepleri mükemmel olduğu bir zamanda) Cenâb-ı Hakk'a ibadet ve taat ile kendini takdim et ki, muzayakalı bir zamanda seni lütfu ile yad buyursun.” (Ahmed bin Hanbel)

Asıl tedbir ahiret tedbiridir ki orası için yarın ölecekmiş gibi bütün tedbirlerini alarak hareket etmelidir. Ölmeden evvel Hazret-i Allah’a, Resulullah’a teslim olmak. Hazret-i Allah’ın koyduğu ahkâm mucibince yaşamak, Resulullah Aleyhisselâm’ın izinden yürümek. Böylece ahirete hazırlanmak. Onun için hazırlıklı olmak lâzım.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

“Biz herkesin dünyadaki amelini kendi boynuna doladık.” (İsrâ: 13)

Amelini açıkça görecek, onu gizleyemeyecek veya bilmemezlikten gelemeyecektir. Boynuna dolanan şeyden kaçıp kurtulma imkânı yoktur.

Adiyy bin Hâtim -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Sizden her bir kişi ile kıyamet gününde Rabb’i behemehal konuşacak ve onunla Rabb’i arasında tercüman bulunmayacaktır.

Sonra o kişi sağ tarafına bakacak ve ancak takdim ettiği şeyi, yapmış olduğu amelini görecektir.

Sonra sol yanına bakacak ve ancak takdim ettiği şeyi görecektir.

Sonra yüzünün doğrultusuna bakacak ve kendisini ateş karşılayacaktır.” (Tirmizi: 2529)

 

Hazret-i Allah’a Yakın Olanların Durumu:

Mevlâ’ya manen tekarrüb etmiş insanlar şu hâl üzerinde bulunurlar:

“Beni dünyaya gönderirken bana sordu mu? Yok.

Beni alacağı zaman soracak mı? Hayır.”

Şu halde insanın elinde hiçbir şey yok. Her şey O’nundur... Dilediği zaman gönderir, dilediği zaman alır.

Ölüm mahlûku Hâlik’ına kavuşturan en güzel bir vasıtadır. Çünkü onsuz ulaşılamıyor. Eğer bir insan Hâlik’ını dost edinirse, dostuna giderken korkması mı lâzım, sevinmesi mi lâzım? Tabii ki sevinmesi lâzım...

Hazret-i Allah’ın muhabbeti bir insanın kalbine yerleşmişse, onun her hareketi Allah için ve Allah’a kavuşmak için olur.

Bizdeki korkuya gelince, biz işlerimizi dünyaya göre ayarlayıp dünyaya yüklendiğimizden, ölümü de istemiyoruz. Ahiretimizi mâmur etmedik ki ölümü isteyelim...

İmanımız tekâmül ederse muhabbetimiz artacak. Muhabbet arttıkça tekarrübiyet olacak. Bunlar inşallah zamanla husule gelir.

Biz size burada ölümden korkmanın hiçbir faydası olmayacağını ve bu hâlin şeytanın bir iğvâsı olduğunu anlatmak istiyoruz. Şimdiye kadar geçen ömrümüze nedâmet edip istiğfar edersek ve Mevlâ’mıza yönelirsek, O bizi affeder ve yoluna koyar. O’nun kulu olduktan sonra O’na varmak, O’na yaklaşmak en güzel şey değil midir?

Mevlâna -kuddise sırruh- Hazretlerinin güzel bir beyanları var:

“Ben sevgilime kavuştuğum zaman sevinin, matem tutmayın.” buyurmuşlar.

Hatta size bir şey ifşâ edelim. İtimat edin Hazret-i Allah’ın öyle kulları var ki, izin verilse hemen göçmek ister. İzin olmadığı için, “Dur!” dendiği için orada durur. Fakat kapıdadır, “Gel!” deseler ilk işi varmaktır. Bunlar Hazret-i Allah’ın sırf kendisi için yarattığı kullardır. Onların kalbinde yalnız Mevlâ yaşar. Mevlâ da onlarla olmak ister.

“Benim öyle kullarım var ki...” buyurur Hazret-i Allah “Onlar, benim nezdimdeki itibarlarını bilseler yemek yemezler, uyku uyumazlar, hep benimle meşgul olmak isterler.”

Tabii ki biz insanlar beşer olduğumuzdan nefsimizin arzularına mağlup oluyoruz. Bu gibi ulviyattan mahrum kalıyoruz.

 

Hep Hazret-i Allah’ın Sevmesi:

Aşevinde fakirlere yemek verilir. Devamlı yemek verilen, ilgilenilen bir hanım vardı. Ne ibtilâları vardı, başına gelmedik sıkıntısı yoktu. Zaten hasta idi ve üstelik kocası her gün dövüyordu, sabır ediyor, sükût ediyor, çocukları var onlara bakıyordu. Nihayet hastalığı arttı, bacağı kesildi bir zaman sonra da vefat etti. Allah rahmet eylesin. Vakfımızı, yolumuzu çok severdi. Muhabbet ahiretin köprüsüdür. Bu yolun sermayesi ihlâs ve muhabbettir. İhlâslı, sabırlı, mütevekkil, teslimiyetli ve ağzı duâlı bir hanım.

Yıllar sonra geçenlerde kabrini bir vesile açıyorlar, bakıyorlar bir de ne görsünler ki; seneler evvel nasıl konulduysa kabirde öylece duruyor, vücudu bozulmamış, çürümemiş.

İşte insan Cenâb-ı Hakk’ı ve O’nun hükmünü sevecek. Acı mı, tatlı mı bakmayacak. Mahlûk nedir ki, ne haddi olabilir. Hakk’ın karşısında boynunu bükecek. O’nun muradına, takdirine teslim olacak. Hazret-i Allah dilediğine dilediğini veriyor. O’na ne güç ki, O ne murad ederse o olur.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri bir kulunu himayesine alırsa o kulunu bırakmaz. Ona râzı olacağı işleri ilham eder, kötü işlerden men eder.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz yemin ederek haber veriyor: “Vallâhi Allah, sevdiği kulunu cehenneme atmaz.” buyuruyor.

Ne kadar mühim, gizli bir şeye yemin ediyor. Şu halde nasıl sevilmek lâzım? O zaman Hakk’ta samimi olmak lâzım. Hakk sevdi mi, “Bu kul benimdir!” der, onu hıfz-u himaye'sine alır. O’nun benim dediğini kim ateşe atabilir.

 

Bir İnsanın Kabirde Çürümemesi mi,

Yoksa Onların “Benim” Demesi, Sahiplenmesi mi Önemli?

Onlar severse, değer verirse hiçbir şeyin hükmü yok. O değer versin. İnsan kabirde çürüyecek, çürümeyecek buna takılmamak lâzım. Dilerse bakırı altın yapar. Nur olmak kolay mı? Çok ciddi bir şey bu.

Bir insanın çürümemesi için nur olması lâzım.

Nur olanlar Peygamberân-ı izâm ve O’nun hıfz-u himayesine, tasarruf-u ilâhiye’sine aldığı, sevip seçtikleridir. Bunlar nefsini tezkiye etmiş, ruhunu talim ve terbiyesini bitirmiş olanlardır. Nefs-i safiye’ye vasıl olanlar insân-ı kâmil olmuşlardır. Bunlar nur olurlar, nur olanı toprak çürütmez, ateş yakmaz. Ruhu’l-hakiki yükseldiği vakit melekleri dahi geçer.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde buyurur ki:

“Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse; işte onlar Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, sâlihlerle beraberdirler. Onlar ne güzel birer arkadaştırlar. İşte itaatkârlara yapılan bu ihsan Allah'tandır. Her şeyi bilici olarak Allah yeter.” (Nisâ: 69-70)

Kalbinde Hazret-i Allah olursa; dünyada da O'nunlasın, kabirde de O'nunlasın, mahşerde de O'nunlasın, cennette de O'nunlasın. Mekâna muhtaç değil o kişi, onun için mekân hükümsüzdür.

Nefsin çeşitli hayvani sıfatları vardır. Mücadele ve mücahede yapıldıkça, bu sıfatlar bir bir küçülür.

Halbuki insan, Tarikât-ı âliye'ye girdim-çıktım için değil, sıfat-ı hayvaniyeyi izale etmek ve sıfat-ı insaniyeye tekâmül etmek için girer. Ama bu da letâifi geçmekle mümkündür. Böylece iç nurlanacak, hâl değişecek, sıfatlar değişecek ve sen insan olacaksın. "Ben insanım!" diyorsun, ama hayvan olarak geçeceksin, hiç kimse farkında değil.

Allah'ım bizi ölenlerden etmesin!

Çünkü; Yunus Emre -kuddise sırruh- Hazretleri:

“Ölenler hayvan imiş, aşıklar ölmez.” buyuruyorlar.

İşte bu söz bu manayı taşıyor.

Çünkü ne sıfatla öleceğiz, ne sıfatla dirileceğiz, belli değil. Bunlar da yakınlardan zuhur edince insan telâşa kapılıyor. Bugün hangi ihvan uğraşıyor? Bunlar ıslah olmadıkça sıfat-ı hayvaniye gitmiyor, sıfat-ı hayvaniye gitmedikçe yarın mahşerde hayvan olarak çıkacak. Sıfat-ı hayvaniyeden kurtulalım, insan olarak mahşere çıkmaya çalışalım.

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh-Hazretleri bu hususta şöyle bir misal veriyorlar:

“Bir akşam üstü idi, bir kardeşin vefat haberi geldi. Fakat o anda sıfatını gösterdiler, çok korkunç bir sıfatla vefat ettiğini gördüm. Sevdiğim bir kimse olduğu için çok mükedder oldum. Dikkat edenler bu hâlimi anlamış olacaklar ki, "Bu hâliniz nedir?" diye sordular. "Bir şey değil!" dedik.

Sıfatını gördüğüm halde bu kardeşin cenazesine yine gittim. Kabrinin karşısında durdum ve şöyle niyaz ettim. “Allah'ım! Sen hükmünde hikmet sahibisin, hakikati ancak sen bilirsin. Bu kardeşi biz çok iyi biliyoruz. Ne olur bunu affet!” Kabre girmeye iki karış kalmıştı, Allah-u Teâlâ, sıfatını sildi. İnsan suretinde aşağıya gitti.

Bu duâmı kabul ettiğinden ötürü Allah-u Teâlâ'ya öyle şükrettim ki, gözlerimden yaş boşandı. Kimse görmesin diye de usulca oradan çekildim.

Bu ki sevdiğimiz bir kardeş, bu hale düşüyor. Demek ki boşluğu varmış, sıfat-ı hayvaniyeyi tamamen izale edememiş.”

Sıfat-ı hayvaniyenin hangisini huy edinmişse, hangisi ile amel ediyorsa, o sıfat onda mevcuttur. O sıfatla ölecek, o sıfatla dirilecek.

Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:

“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.”

Hangi hayvanî sıfatla ölmüş ise Allah-u Teâlâ hayattaki suretinin üzerine o hayvan suretini verecek ve onun kim olduğunu herkes tanıyacak.

Tarikât-ı âliye nefse hakim olmak, ruha kuvvet vermek içindir. Ahlâk-ı zemime’yi gidermek, ahlâk-ı hamide’ye nail olmakla kâimdir.

Bir kısım insanlar vardır ki; eti yenen hayvan sıfatındadırlar. Eti yenen hayvanların sıfatında olduğu zaman o müslümandır. Yani onların nefsi iman etmiştir fakat nefsini ıslâh edememiş, tekâmül edememişlerdir. Onun içindir ki sıfat-ı hayvaniyede kalmışlardır. Hangi hayvanî surette ise o şekilde mahşere çıkacaklar. Suretlerinden kim oldukları bilinecek. İnsanların çoğu bu sıfattadır. Fakat kimsenin haberi yok.

Bir kısım insanlar da vardır ki; eti yenmeyen hayvan sıfatındadırlar. Onların nefsi iman etmemiştir. Görünüşte çok iyi işlerde bulunurlar, fakat nefsi iman etmediği için niyeti bozuktur. Eti yenmeyen hayvanların sıfatında olanların nefsi kâfirdir.

Bir kısım insan da vardır ki; ahlâk-ı zemimeden sıyrılıp, sıfat-ı hayvaniyeden arındıkları için insan suretindedirler. Onlar mahşerde insan suretinde haşrolunurlar. Vücudunu tamamen nûrlandıran kimseleri toprak dahi çürütmez. Çalışan bunun için çalışsın, yaşayan bunun için yaşasın. Sıfat-ı hayvaniyeden sıyrılmış, haset, riyâ, kin, kibir, şehvet, gadap, yalandan arınmış; insan olmuş.

Bir de insan-ı kâmil vardır ki; onlar Allah-u Teâlâ'nın has kullarıdır. Hiç olmuş, hiç olduktan sonra Var'a varmış; İnsan-ı kâmil olmuş...

Sıfat-ı hayvaniyeden çıkmazsan hayvan olarak gidiyorsun. Fakat bu sıfât-ı hayvaniyeler izale edilirse, insan olursa, bu sefer ahirete insan olarak gidiyor. Tarikât-ı âliye de bunun için lâzım. Bunsuz olmuyor.

Kabre nasıl gireceksin?

İmanlı mı? İmansız mı gideceksin?

İmanlı gidersen eti yenen hayvani sıfatla mı, eti yenmeyen hayvani sıfatla mı gideceksin?

İnsan olarak mı gidiyorsun? Nur olarak mı?

İnsanın bunları çok düşünmesi, ona göre gayret etmesi lâzım.

Hazret-i Allah çok merhametli. İnsan kendini bilmeyecek, kendini görmeyecek. Hazret-i Allah’a, Resulullah’a ve O’nun Hatem’ine dayanacak. Onlar ne hükmederse o. Dayanacak hiçbir şey yok. Vazifesi gereği iş yapıyor. O vazife de muzafferiyet de Allah’tan. İnsan kendisine soracak. Ölümü seviyor mu? Kabri istiyor mu? Orası benim evim diyebiliyor mu?

İnsanın kabri sevmesi lâzım. İstemesi lâzım. Niçin? Hakk’a vuslat, kavuşmaya vesile...

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh-Efendi Hazretlerimiz kabr-i şerif’leri için “Orası benim evim” diyordu.

O’nun hıfz-u himaye ve tasarruf-u ilâhiyesinin içine aldığı kulun gayesi de Hazret-i Allah’tır. Maksadı rızâdır. Yolu da Resulullah’ın yolu üzerinde gider. Böylece hem Rabb’isinin, Mevlâ’sının hoşnutluğunu, hem de Habib’inin hoşnutluğunu kazanmış olur.

Onun için sevilebilmek çok mühimdir. Hayatta insan buna gayret etmeli, samimi, ihlâslı, muhabbetli, istikametli olmalı, mahviyet içinde bulunmalıdır. Kuldan ne isteniyorsa kulun onu yapması lâzımdır.

Masanın üzerinde kulplu bir bardak var. Eğer biz bir kimseyi seversek bu bardağın kulbu yoksa bizim için vardır. Ama biz bir kimseyi sevmezsek kulp olsa bile hiçbir değeri yoktur.

Bu sevilmek o kadar mühimdir ki, onlar sığınma kılıfının içine girerler.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

“Allah bir kula hayır murad ettiği zaman, onun kalbinin kilidini açar. Onun kalbinde yakîn ve sıdk hasıl eder. Onun kalbini, içine girenleri koruyan bir muhafaza kabı kılar ve o kimsenin kalbini selim, lisanını sâdık, ahlâkını müstakim, kulağını işitici ve gözünü de görücü kılar.” (Râmuz el-Ehâdis)

Hayatta veya mematta kim ki o gönüle girmişse ona yeter. O muhabbet kılıfının içine giren kurtulur.

O'nun rızâsına mucip iş ve harekette bulundukça O sever. Sevdikçe sermayesini artırır. Kendisine yaklaştırır. Bir gün olur kendisine ulaştırır. Zaten Tarikât-ı âliye'nin öz mânâsı budur. Ahlâk-ı zemimeden arınması, ahlâk-ı hamideye nâil olması. Sıfat-ı hayvaniyeden çıkması, sıfat-ı insaniyeye nâil olması ve insan olarak ahirete geçmesi. Bu şekildeki hareketler bize bunu sağlar.

Hazret-i Allah'a gerçekten yaklaşmamız lâzım. Rızâsına mucip iş ve hareket yapmamız lâzım. İbadet ve taate yönelmemiz lâzım. Bu şekilde O'nun rızâsını kazanırsak O bizi hıfz-u himâye'sine, tasarruf-u ilâhiye'sine alır. Bu sevilmek o kadar mühimdir ki, onlar sığınma kılıfının içine girerler. Muhabbet bu kadar mühimdir. Çünkü Allah-u Teâlâ bir kulu severse, “Bu benim kulum!” der, dünyada da, kabirde de, mahşerde de kurtarır. Mühim olan bir mahlûkun Hâlîk'ına kendisini sevdirmesidir. Sevdirmeye amil olan da emrini tutmak, nehyinden kaçmak, cihad yapmak.

Severse hepsini verir. Kendisinin sevdiğini sana verir. Fakat sevmezse seni nefsine bırakır, sen de nefsine uyarsın, gideceğin yere gidince uyanırsın ama iş işten geçer. O yüzden köleliği sev ki seni sevsinler.

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri:

“Amma o zâta, o kutb-u irşâda inanan ve sevenler, ona teveccüh etmeseler de, Allah-u Teâlâ’nın zikrinden hâlî olsalar dahi, yalnız bu sevgileri sebebiyle irşad ve hidayet nuruna kavuşurlar.” buyuruyor. (“Mektûbât”; 260. Mektup)

Yâni; “Ona muhabbet kâfidir.” diyorlar.

“Hazret-i Allah onu sevdiği için, onu seveni de sever!” demektir.

“Ben onu seviyorum, onu seversen ben de sizi severim.”

Mühim olan Hazret-i Allah’ın sevgisidir. Bırak ötesini...

Bu sevgiyi temin etmek için vasıtalar lâzım. Bunlar iman, ihlâs, sabır, Hakk’a dayanmaktır.

Sevdiklerimizi daima Hazret-i Allah’a emanet ederiz. Niçin? Her şey O’nun hıfz-u himayesi ile tutulur.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri de, Hâtem-i veli hakkında; “Kendisine sığınılan bir sığınaktır, elde edilmek istenen şeylerin kaynağıdır.” buyuruyorlar.

Siz nerede olduğunuzu bilmiyorsunuz! Bilmiyorsunuz amma orada anlayacaksınız.

İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin bu selîs beyanlarını izahı ile beraber alıyoruz:

“Hatm’ül-evliyâ’ya muhabbet eyle, tâ ki bununla dahi şefaate muhtaç olmayasın.”

Hatemü’l-evliyâ’ya olan muhabbeti tarif ediyor. Bu muhabbetin kurtarıcı olduğunu ifade buyuruyor. Muhabbet deyip geçmemek lâzım. Şefaate muhtaç bırakmayacak kadar üstün. Zira bu muhabbet şefaat oluyor. Şefaat o muhabbetin içinde gizli.

Kimde onun muhabbeti varsa onda hayat vardır. Kim ki ona tâbi olursa dünya ve ahiret azabından emin olur, iki cihan saâdetine erer. Hakk’ın yüce zâtına yaklaşır, yakınlık bulur, hakikate varır.

Ama hepsi sevgiye dayanıyor. Onun için vasiyette; “Muhabbetle selâm verenden dahi geçmeyiz” demişizdir. Kim samimi selâm verirse o muhabbete dahil olur. Çünkü o selâm sadece bir selâm değil, muhabbetle verildiği için bilet oluyor, geçiş bileti ve daha dünyada iken veriliyor.

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri;

“Bu sevgileri sebebiyle irşad ve hidayet nûruna kavuşurlar.” buyuruyor. (260. Mektup)

Bu şu demektir; ben onu seviyorum, onu seveni de seviyorum. Ona muhabbet dahi kâfidir. O sevgi onun Hakk’a tekarrüb etmesine vesile olur. Allah sevgisine vasıta olduğu için onu seven Hazret-i Allah’ı sevmiş olur.

Bir insan Hazret-i Allah’a nasıl yaklaşıyor? Hâtem-i nebi’ye ve Hâtem-i veli’ye muhabbetle.

Bu muhabbet, bütün makamların üstündedir.

Muhabbet edeyim deyince muhabbet edilmiyor.

Muhabbet nasıl ele geçecek?

Muhabbet Hakk’tan gelir, halktan gelmez. O bir sermayedir. “Yâ Rabb’i ne olur, kalbime muhabbet ihsan eyle, senin ihsanınla muhabbet edeyim.” diye niyaz edilecek. Mevlâ muhabbet ihsan buyurursa, o sermaye ile O’nunla veyahut O’nun sevgilisi ile alış-verişe kabul edilir.

Kendimize soralım; biz bu muhabbetin içine dahil olabildik mi?

Çünkü kim ki muhabbet ettiyse o ondandır, ahirette de ona sahip çıkılır.

Bu öyle bir muhabbet ki; velilerin mânevi hayat suyu olan bir muhabbettir. Ona tam bir muhabbetle velâyet kandilinden istifade ediyorlar.

Şeyh Mustafa Hâşim el-Üsküdârî -kuddise sırruh- Hazretleri “Hâtemü’l-velâye” mertebesine âit olan irşâdın, gelmiş-geçmiş bütün velîlere, şeyhlere ve onların talebelerine sirâyet ettiğini beyan etmiştir:

“Ledün ilmine ve irşâda kâbiliyetli olan tâlipler tam bir muhabbet ile ‘Hâtemü’l-evliyâ’ mişkâtından feyizlenmiş olduklarından, âlemin mürşidi olan Zât (Hâtemü’l-enbiyâ) tarafından davet ve halkı terbiye için rehber ve vekîl olurlar.” (“Vâridât-ı Mensûre”, Millet Ktp. Ali Emîrî, Manzum, Mecmûa, nr.: 737, vr. 153b-154a)

Veliler, Hâtem-i veli’nin bizâtihi kendisinden feyizlenmişlerdir. Bu vazife tam ve kâmil bir muhabbetle Hâtem-i veli’den almaları sebebiyledir.

Muhabbet edecek ki alabilsin.

Onun ilminin, hilminin, feyzinin kaynağı Hazret-i Allah’tır. Oraya koymuş, oradan almalarını murad etmiş. Seven alabiliyor, sevmeyen alamıyor. Onu sevdiği için Allah-u Teâlâ’nın lütuf tecelliyâtına mazhar oluyor.

O onun vekili olduğu için, ona yapılan muhabbet Resulullah Aleyhisselâm’a yapılan muhabbet gibidir. Çünkü kim muhabbet ettiyse o ondandır, âhirette de ona sahip çıkılır. O şefaat ettiği gibi, Allah-u Teâlâ’nın izniyle o da şefaat eder.

Nitekim Abdullah bin Ebi’l-Ced’a -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Ben Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-i şöyle buyururken işittim:

“Andolsun ki ümmetimden bir kimsenin şefaatiyle Temîmoğulları’ndan daha çok kimse cennete girecektir.”

Ashâb-ı kiram:

“Senden başka bir kimsenin mi yâ Resulellah?” dediler.

“Benden başka bir kimse!” buyurdu.” (Tirmizi - İbn-i Mâce: 1443)

Önce kapıyı Resulullah Aleyhisselâm açacak, sonra ondaki selâhiyet ona verilecek.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri buyurur ki:

“O onların efendisidir. Nasıl ki Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- peygamberlerin efendisi ise, o da evliyânın efendisidir. Ona şefaat makâmı tayin edilir.”

Onun için “Hâtemü’l-evliyâ’ya muhabbet edin.” buyuruyorlar.

Allah-u Teâlâ murat ettiğini ileri sürer. Ona tabi olan birçok kimseler vardır ki onun evlâdıdır. Dünyada da, kabirde de, mahşerde de, cennette de, O onlarla meşgul. Bir ana-babadan doğan evlât gibi. O çekirdekte Hazret-i Allah kaç kişiye hayat vermişse, hepsi o çekirdeğe aittir. Ama çekirdek nihayet kabuktan ibaret, her şey Hakk’ın. Onun içindir ki kim nereye tâbi olduysa, o tâbi olduğu ile ahirette beraberdir. Eğer Allah-u Teâlâ’nın lütfu teceli etmişse onun himayesi altında toplanır. Himayekârı yoksa herkes başının çaresine baksın. Herhangi bir topluluğun sonu işte budur. Hüküm Hazret-i Allah’ındır, başka hüküm yoktur.

Sevgi çok mühimdir. Çok güzel bir şeydir. Kurtuluşa alâmettir, beraber olmaya dehalettir. Hakk rızâsını kazanmaya vesiledir, çok faydalıdır.

O’nun için samimi kardeşlere hakikaten içten bir muhabbetim var. Bu muhabbet bir köprüdür.

Çünkü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki;

“Kişi, sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî)

Bu en büyük müjdedir. Bu köprüyle ahirete intikal ettiği zaman, orada bizi rızâsında haşr-u cem ettiği zaman, işte en güzel bayram yeri orasıdır.

Bilhassa bu “Siyah Bayraklılar”ın zirvesinden kime müşerref eylediyse gerçekten bahtiyar kılmıştır.

Allah'ım bizi o bahtiyarlardan kılıp mahşerde o zümreyle çıkardığı kullardan etsin!..

Ona muhabbet daima dünya saadetine, ahiret selâmetine vesile olduğu gibi onu incitmek ise o derece tehlikelidir.

Hastalığı esnasında şöyle buyurmuşlardı:

“Üzüntülü bir zamanda, hasta olduğum zaman üzerime gitmeyin. Söz söylemeyin, hareket etmeyin, sükût edin. Üzeni hemen atıyorlar, karşıdaki farkında bile değil!..”

Onu kırmazsan o seni bırakmaz, ne dünyada, ne ahirette...

 

Cennetime Seni Seveni Koyacağım!

“Efendim! Mânâda, Hane-i saadetlerinizi gezdiriyordunuz.

Zât-ı âlileri’niz bana şöyle buyurdunuz:

“Geçen gün Hazret-i Allah’a sordum. Çok infak edeni mi, çok zikredeni mi cennetine koyacaksın?”

“Hayır! Cennetime seni seveni koyacağım” buyurdular!” dediniz uyandım.”

“Bu rüyâ mühim efendim. Bu böyledir, bunu böyle bilin...”

Cenâb-ı Hakk Musa Aleyhisselâm’a;

“Benim için bir âmel işledin mi?” diye sorduğu zaman;

“Evet yâ Rabb’i! Senin rızan için namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim!” diye cevap vermişti.

Cenâb-ı Hakk; “Yâ Musa! Bunlar senin içindir, sen benim için bir dostumu dost, bir düşmanımı da düşman edindin mi?” buyurdu.

Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz de;

“Sadât-ı kiram ve Pirân-ı izâm Efendilerimiz’e beslediğim cüz’i bir muhabbetten başka bir sermayem yoktur.” buyuruyorlar.

 

Hazret-i Allah’ın Sevdiklerine Muhabbet:

Bu yol Hazret-i Allah’ın ve Resulullah Aleyhisselâm’ın yoludur.

İbrahim Ethem -kuddise sırruh- Hazretleri buyuruyorlar ki;

“Rüyâmda Cebrâil Aleyhisselâm’ı gördüm, gökten iniyordu, elinde divit kalem vardı. Sordum:

– Yâ Cebrail, nereye gidiyorsun?

– Yeryüzüne geliyorum.

– Ne yapacaksın?

– Hazret-i Allah’ın sevgili kullarını yazacağım.

– Beni de yazacak mısın?

– Hayır! Senin için emir almadım.

– Evet, ben biliyorum, ben onlardan değilim amma onları çok seviyorum, dedim.

Cebrâil Aleyhisselâm durakladı, sonra;

“Evet seni yazacağım, hem de en başa yazacağım” diye cevap verdi.”

Hazret-i Allah’ın sevgililerini sevmekte, cidden büyük esrar vardır. Sevmediğini sevmek ise son derece zararlıdır.

Meselâ bir dostumuzu hiç sevmediğimiz bir düşmanımızın yanında görürsek ona buğzederiz. Fakat hiç görmediğimiz, tanımadığımız bir insanı sevdiğimiz bir kimsenin yanında gördüğümüz zaman onu da severiz.

Binaenaleyh Mevlâ’nın dostunu Mevlâ için seversek, belki de hiç beğenilecek tarafımız olmadığı halde, Mevlâ bizi onun yüzü suyu hürmetine sever. Lâkin belki ufak-tefek küçük amellerimiz de olsa, Hazret-i Allah’ın sevmediği bir kimse ile ünsiyet edip muhabbet edersek, muhakkak ki muhabbetini bizden kesiverir.

“Hamd olsun Allah’a, selâm olsun O’nun beğenip seçtiği kullarına.” (Neml: 59)

 

Onlar İçin Ha Dünya Ha Kabir

Hiç Fark Yoktur:

“Biz Allah içiniz ve yine O’na döneceğiz.” (Bakara: 156)

İşte bunlar Allah için olan ve Hazret-i Allah’a dönenlerdir.

Bu iltifat-ı ilâhî’ye mazhar olanlar bunlardır.

Gerçekten bunlar Allah-u Teâlâ’nın kullarıdır, bunlar Allah-u Teâlâ’ya teslim olmuşlardır, iradelerini Hakk’ın iradesine bırakmışlardır. Onlarda arzu yaşamaz. Onlar için mühim olan “Hükm-ü ilâhî”dir. Çıkacak hükm-ü ilâhî’ye bakarlar. Onlar Hakk’ın kudret elindedir. Nereye koyarsa orada bulunurlar. Onlar için hayat-vefat değişmez. Dünyada olmakla kabirde olmak arasında hiç fark yoktur. Gerçek kahraman işte onlardır, burası “Kulluk Makamı”dır.

Şimdi hepimiz bu hakikat aynasında kendimize bakalım; Hazret-i Allah için miyiz, şeytan için miyiz, nefis için miyiz, dünya için miyiz?

Allah-u Teâlâ bir kulu severse kendisine yaklaştırır. Sevdiği için, o kul kendisine yakın olmak ister. Bu kimse için hayat, ölüm, kabir, mahşer... diye bir şey yoktur. “Allah’ım beni dünyada da, kabirde de, mahşerde de, cennette de lütfundan ayırma!” diye niyaz eder. O yalnız Hakk’ı ister. Hakk ile olmak ister.

Eğer dostun Hazret-i Allah olursa bütün dünya düşmanın olsa ona zarar vermez. O’nunla dostluk kurmaya çalış. Diğerleri dost da olsa seni kabre kadar getirir, “Ne halin varsa gör!” der. Ama sen Hazret-i Allah ile misin, kabirde de olsan dünyada da olsan berabersin, telâş etme... Dost zannettiğin seni kabre kadar götürür. Sonra... Eğer Hazret-i Allah ile dostluk etmişsen O’nunlasın, korkma! Amelin sâlih ise ebedi sermayen var korkma!

Ama o yoksa halin ne olacak! Hakk ile olursan her yer cennet, Hakk’sız olursan her yer cehennem. O’nun yolunda olalım, O’nun yolunda ölelim. O’nun yolunda ölen ebedi hayat bulur. Bir kimse Hakk ile beraberse daima Hakk’ı ve gideceği yeri düşünür. Bir kimse halk ile beraberse ondan kaç, seni götürür. Bu aynada kişi kendine baksın. Nerede olduğunu görsün. Her şey muhabbet ile kaim. Sevgi bir sermayedir, alış veriş onunla kaimdir. Bu da, sözde değil, özde olacak. Sûreta değil, samimi olacak.

Bir insan dünyada Hakk ile olursa; kabirde de Hakk iledir, mahşerde de Hakk iledir, Cennet-i âlâ'da da Hakk iledir. Sen dünyada kiminle isen, o da seninledir.

Dikkat ederseniz insanın dostu var, düşmanı var. Dost, kabre kadar gelir, kabirden sonra gelen var mı? Öyle bir dost lâzım ki kabirden sonra da olsun. Bize kabir ve kabirden sonrası lâzım. İnsan şöyle düşünecek:

Bu arkadaşlar beni kabre kadar götürecek, beni eğer dostuma bırakırlarsa ebedî saadete erdirirler. Fakat ben, onlara kapılırsam dostumdan mahrum kalırım.

Bütün dünya dostum olsa beni kabre kadar götürür. “Ne halin varsa gör der!” ama malın, seni götürenler geri döner, amelinle baş başa kalırsın.

İnsan, kabre girmeden Hazret-i Allah'ı dost edinirse, kabre girdiği zaman; “Beni dostuma bırakın!” der ve “Ben dostuma gidiyorum!” der.

Demek istiyoruz ki; dostun seni mezara kadar götürür ama öyle bir dostla ol ki, ebedi hayatta beraber olursun.

 

Ona Muhabbet Kabirde Tekâmüle Vesile Olur:

Bir mektepte birçok sınıflar var. Bu tahsile başlayanların kimisi birinci sınıfta takılır, kimisi ikinci sınıfta, kimisi üçüncü sınıfta... Kimisi de sınıfları değil de mektepleri geçer.

Tahsilini bitiremeden vefat eden bir mürid, eğer Cenâb-ı Hakk’ın sevgili bir kulu ise, kabirde ona iki melâike tayin eder, ders vere vere onu velâyetin birinci kademesine kadar çıkarır.

Bir mürid seyr-ü sülûkunu tamamlayamadan ahirete intikal ettiği zaman, onu kabirde bir noktaya kadar tekâmül ettirirler. Geçsin, kabirde tahsiline devam etsin. Çünkü kabirde iki melek gelir bir noktaya kadar tekâmül ettirir. Kabirden kalkarken de veli olarak kalkar. Orada dünya hayatının fevkinde bir hayat vardır.

Ezelî dâvete icabet etmiş, fakat nasibini tam alamamış olanlara, kalan nasibi kabirde verilir. Şu kadar var ki, oranın tahsili dünyadakinden zordur. Çünkü dünyada mihnet ve meşakkat var. Orada bunlar olmadığı için mânevi yük fazladır.

Yalnız burada kolaydır, orada zordur. Dünyada meşakkatler, mihnet ve sıkıntılar olduğu için ders azdır. Orada hiçbir meşgale olmadığı için ders çoktur.

Fakat hiç şüphe yok ki, herkes kendi mertebesine göre yer alıyor. Cenâb-ı Hakk kimi nereye iskan ederse o orada kalıyor.

 

Hayat-ı Ebedî:

Ölüm mahlûkunu Halik’ine kavuşturan en güzel bir vasıtadır. İnsanın irkilmemesi, çekinmemesi, korkmaması lâzımdır.

Sen sevdiğine gidiyorsun, Halik’ine kavuşuyorsun. Bıraktığın ne, nereye gidiyorsun? Bir düşünsene! Kümesten kurtulup saraya gideceksin. Niye irkiliyorsun?

Geldik gitmek için, telaşa lüzum yok. Hazırlık lâzım. Rabb’im hazırladığı kullardan etsin.

Kabir bir perdeden ibarettir. Biz onları göremediğimiz için “öldü, çürüdü” deriz. Halbuki onlar alem-i berzahta mükemmel bir hayat sürerler.

Çünkü bakıyorum, kabir ehline güzel... İstediği şekilde giriyor, istediği kıyafete giriyor, geziyor, yatıyor. İstediği halde. Kılınç kınından çıkmış. Zavallı insan onları öldü zannediyor.

Çıktığı ev kümes gibidir, gittiği ev saray gibidir.

Hayat-ı ebedî demek; ölümsüz bir hayat demektir. Onlar için ölüm yok. Birinci ruh alınıyor amma ikincisi kabirde, onlar için ölüm yok.

İnsan olarak ölebilmek, insan-ı kâmil olarak ölebilmek, sıddık olarak ölebilmek. Bunlar için ölüm yok.

Bu da ancak Hazret-i Allah’ın kudsî ruh ile desteklediği kullarıdır. Birinci ruh gidiyor amma ikinci ruh kalıyor. O alınan ruh da cennet-i âla’ya gidiyor. Onun için bu da ancak ve ancak Hazret-i Allah’ın dilediğine dilediği kadar vermesiyle olur. Yoksa bir insanla bir çöp arasında hiç fark yoktur.

Bir kümesten bir saraya gider. Oranın saraylarının kerpiçleri altın ve gümüşten, inciden olan da var. İşte ruhu’l-hakiki tekâmül ettiği zaman, bu hale erdiği zaman o insan ölmüyor buna hayat-ı ebedî denir. Yalnız kuş kafesteydi çıkamıyordu. Uçtu, makam-ı asliyesine gitti. Kafesi bile unuttu. Çünkü o kafeste yerleşmişti. Nefisle mücadele ediyordu. Ona galebe çaldı. Vücut her daim ihtimal vermedi. Niçin? Makam-ı asliyesi çok güzeldi oraya uçtu.

Fakat nefis galebe çalarsa ona artık hayat-ı ebedî değil de hayat-ı zulmanî var. Dünyada hayvani icraatlarını yapar, ölür ve ruh hangi sıfatta öldüyse o sıfata bürünür.

İnsan bir şey yapar, fakat yaptığının ne olduğunu bilmez. O ise sıfatının icraatını yapar. Yapa yapa o sıfatla ahirete çıkar.

İnsanda ruhu’l-hakiki öyle bir yükseliyor ki, melekleri dahi geçebiliyor. Melekler ona hayran. Bir de sıfat-ı hayvanî var ki, insanı hayvanın elli derece aşağısına düşürür. Hayvanın derecesinde kalmıyor. O insan olarak yaratılmıştı, insanlığını bıraktı hayvanlığını ele aldığı için hayvanlığın elli derece aşağısına düştü. Çünkü diğeri hayvan olarak yaratılmıştı ve mesuliyeti ona göreydi. Ama insan olarak yaratılıp hayvan sıfatına girdiği için bu kadar aşağıya düşüyor. İnsan şimdi sahnede hiç farkında değil. Her sözü zaptediliyor. Her hareketinin fotoğrafı çekiliyor. Üstelik toprak üzerinde bulunuyoruz. Her yaptığımız işten toprağın haberi var. Onun için Zilzâl sûre-i şerif’inde Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmaktadır:

“İşte o gün yer, üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir. Çünkü Rabb’in ona konuşmasını emretmiştir.” (Zilzâl: 4-5)

Bu sefer toprak herkese ne yaptığını kendisine haber verecek. Toprak dediğin zaten bir perdedir. Allah-u Teâlâ ona hali vermiş, toprak olmuş. Yarın onu insan gibi konuşturacak, her yapılan işleri haber verecek. Fakat biz bundan tamamen gafiliz. İşte bir gün olacak bu perde kalkacak, hakikatler ortaya çıkacak. Nedamet çok olacak, fakat faydası hiç olmayacak.

 

Nefsi Tezkiye Edersen Nur Olursun:

Gerçek hayat ölümden sonra başlayacak. Ölüm zindandan tahliye, askerlikten bir terhis gibidir. Dünyanın çeşit çeşit bitmez tükenmez mihnet ve meşakkatleri, ibtilâ ve çileleri vardır.

Ölümle Cenâb-ı Hakk o kimseyi terhis etmiş, âlem-i berzahta tasavvurun fevkinde bir hayat hazırlamıştır.

Burada bir incelik var. Bu terhis herkes için geçerli değildir. Haşrı neşri burada bitirenlere mahsustur. Onlar her şeyi burada bitirirler. Tekarrüb etmiş, Hakk’a vâsıl olmuş bir kimseyi Hakk bir daha karşılaştırır mı o işlerle? Herhangi bir sual, herhangi bir azap bahis mevzuu olur mu artık? Çünkü hepsini bitirmiş de geçmiş oraya.

Ahiret mekteplerini dünyada iken bitirmiş, nefsi tortularından ayıklanmış, sâfileşmiş. Özleşince nur ortaya çıkmış. Nura sual olur mu?

O tortularını dünyada döktü, diğerleri ahirette dökecek. Çünkü nefis olduğu gibi duruyor. Bu sefer orada haşir-neşir başlayacak. Yanacak, eriyecek, tortularını orada dökecek.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Bir mümin üzerinde herhangi bir günah olmaksızın Allah’a kavuşuncaya kadar gerek nefsinde, gerek çocuğunda, gerekse malında ibtilâ kendisinden ayrılmaz.” (Tirmizî)

Benim aslım bir damla kerih sudur, o kadar. Üzerimdeki asar ise Sahib'imindir. Bana öyle bir nimet bahşetti ki tarifi mümkün değildir. Bu nimetin zerresini idrakten acizim. Çünkü bunların hepsini bana Sübhan olan Allah'ım bahşetti. Asâr-ı ilâhiye O'nun ve onu nimetlerle donattı, azalarını yerli yerine koydu. Ona bir biçim verdi, bir şekil verdi. En güzel bir şekilde ortaya koydu.

İnsan bu şekilde düşünür, Sübhan'a eğilerek, sığınarak, yönelerek O'nun emrine itaatkâr olursa, nehyinden içtinap ederse, o kerihliği ve nefsinin kötülüğü güna gün temizlenir. Ve bir gün olur nur olur. Nur olanı ise nar bile yakmaz.

Allah-u Teâlâ’nın sevdiği, erimiş olarak giden kimselere;

“Ölmeden evvel ölünüz.” (Keşfü’l-Hafâ)

Hadis-i şerif’i mucibince haşr-u neşri burada gördükleri için orada haşir neşir yok. Burada eriyene orada erime yok. Daha çok eridin seni nur yaptı. Toprak seni çürütemiyor. Ateşe düşsen yakamıyor.

 

Nûrun Alâ Nûr:

Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur: 35)

Allah-u Teâlâ Nur’dur. Ama senin varlığın pisliktir. Şimdi sana bir vücut vermişse O verdi. Dilediği şekilde tertip etti. Seni bu hale getiren O, ama aslın pislik. O varlığı atarsan, nur olursun, Nur’a kavuşursun. Ama varlığınla, pisliğinle, Nur’a birleşmen mümkün değil.

İşte Tarikât-ı âliye bunun için lâzım. Bir insanın Tarikât-ı âliye olmadan bu hale girmesi de mümkün değil. Ancak varlığını ifna edecek, nur olacak, Nur’a karışacak. O zaman; toprak da çürütmez, cehennem de yakmaz.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Kıyamet gününde sırat köprüsünden geçilirken cehennem ateşi:

‘Geç yâ mümin! Senin nurun benim ateşimi söndürüyor.’ diyerek mümin-i kâmile hitap eder.” (Câmiu’s-Sağîr)

Düşse ne olacak? Onun için gaye varlığı ifna etmek. Nur olursan dünyada da nursun, kabirde de nursun, mahşerde de nursun.

“Nûrun Alâ Nûr Nasıl Olur?”

Birincisi; Allah-u Teâlâ hidayet bahşetmiş, iman şerefiyle müşerref etmiş, taat ve takvâsıyla ziynetlendirmiştir. Bu bir nurdur. Kalbin nurudur.

“Allah bir kimsenin kalbini müslümanlık için açarsa, o Rabb’inden verilen bir nur üzerindedir.” (Zümer: 22)

İkincisi; Allah-u Teâlâ onu Kudsî ruh ile desteklemiş, onu her şeyden muhafaza etmiş, her lütfuyla desteklemiştir. Bu da bir nurdur. Kudsi ruhunun nurudur.

“Onlar o kimselerdir ki, Allah imanı kalplerine yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir.” (Mücâdele: 22)

Üçüncüsü; lütfuyla bahşettiği, nurunu akıttığı, tarafından hâlis ilim verip mârifetullah nuruyla kalbini doldurduğu, bu has ilimle müşerref ettiği kullardır. Bu da üçüncü bir nurdur.

Müminlerin kalp gözlerini açan, onları marifetin nuru ile Zât-ı Bâri’sine eriştiren Hazret-i Allah’a sonsuz şükürler olsun.

İnsanoğlu her ne kadar bu nûru kavramak istiyorsa da, herkes onu bulamıyor.

Çünkü:

“Allah dilediği kimseyi nûruna kavuşturur.” (Nûr: 35)

O nur, Kelâmullah’ın nurudur. O nur, kalbe akıttığı mârifetullah nûrudur. O ruhu da Kudsî ruh ile çevirmiş, her şeyden muhafaza ediyor.

Bunlar bir kimsede cem olduğu zaman “Nûrun Alâ Nûr” oluyor. Bu da ancak Allah-u Teâlâ’nın seçtiği, Resulullah Aleyhisselâm’ın nûrunu taktığı, kendisine çektiği kullarda olur, ancak o kullarda bulunur, başkasına şâmil değildir.

Vücudunu tamamen nûrlandıran kimseleri toprak dahi çürütmez. Çünkü sıfat-ı hayvaniyeden ayıklanmış, insan suretine girmiş, nûr olmuş. Onlar insan suretinde haşrolunur.

Allah-u Teâlâ tecelli edince her şey helâk olucudur. Zât-ı ilâhi’nin nurları tecelli edince beşeri sıfatlar eriyerek tamamen yokluğa gömülür. O’nun nurundan başka bütün nurlar mahvolur.

Özü şudur ki; “Varlığını eritip yok olduğun, hiç olduğun zaman nur olursun. Nur olursan, Var olana karışmış olursun. O kalır, sen gidersin!”

Bu vasıflara nâil olabilen bir kimsenin kalbi Arşurahman olur.

“Mümin kulun kalbi, Rahman olan Allah’ın arşıdır.” (Keşfü’l-Hafâ: 2/130)

Mümin kul, Allah-u Teâlâ’dan gelen lütuf tecelliyatına mazhar olur.

Allah-u Teâlâ aradaki perdeleri kaldırarak, irade buyurduğu bahtiyar kullarını o nura erdirir.

Sevdiği ve seçtiği kulunu kendisine çeker, yüzüne yüzü ile tecellî eder, dilediğini lütfeder.

Nur’un alâ nur’u biraz açalım:

İman, taat ve takvâ nurunu ihsan ettiği, kalbine akıttığı kulunu, mârifetullah nuru ile kudsî ruhun nuru ile destekler.

Bu üç nur kişide birleşti mi “Nûrun alâ nûr” olur.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri:

“Onun Hatemiyyet’i ‘Nûrun alâ Nûr’; yani ‘Nûr üstüne Nûr’dur.” buyuruyorlar. (Hatmü’l-Evliyâ s.15-16)

Bunlar vâris-i enbiya oldukları içindir ki, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerin tecelliyâtına mazhar olmuşlardır. Yani bildirdiği kadar bilir, gösterdiği kadar görür. Hakk’ta fâni olduğu zaman bunlar husule gelir.

Cenâb-ı Hakk’ı görür, kendisini görmez; zira âyân-ı sâbite ile Hakk’ı tesbih eder, O’nunla ibadet eder.

Azamet-i ilâhî’nin karşısında bir zerre olarak Allah-u Teâlâ’ya ibadet, taat ve secdesini yapar.

“Kulhüvallahü Ehad” dediği zaman azamet-i ilâhîyi görür.

“Allahüssamed” dediği zaman, yarattığı varlıkların O’na muhtaç olduğunu bilir.

Bu esrâr-ı ilâhiye ne zaman tecellî eder ki; âyân-ı sâbite, bütün âyân-ı sâbite’lerin Hazret-i Allah’a ne kadar muhtaç olduğunu görür. Ve her şeyin Hakk ile kâim olduğunu gördüğü zaman Âyet’ül-kürsî’nin sırrına mazhar olur.

Fâtiha-i şerif’te “Elhamdülillâhi Rabbil âlemîn” derken bu sırra mazhardır. Bu ise ancak Hazret-i Allah’ın boyası ile boyandığı zaman husule gelir.

 

Vücut Nur Olunca Kefen Nur Olur;

Kefen Nur Olunca Kabir Nur Olur:

Âyet-i kerime’de:

“Allah’ın boyası ile (boyanın)! Allah’ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir?” buyuruluyor. (Bakara: 138)

Hazret-i Allah’ta yok olanlar, fâni olanlar, o boya ile boyanır. Ama bunlar sırdır.

Bu Âyet-i kerime nasıl anlaşılır? Zâhir ehli der ki:

Hazret-i Allah’ın emirlerini yaparsan, yasaklarından kaçarsan Hazret-i Allah’ın boyasına boyanmış olursun. Bu çok zor ama çok güzeldir.

Hakikat ehli bu Âyeti kerime’yi nasıl anlar?

Takvâ elbisesini giyersen, Hazret-i Allah’ın boyasına boyanmış olursun.

Marifetullah ehli bu Âyeti kerime’yi nasıl anlar?

Vücut elbisesini soyarsan Allah-u Teâlâ’nın elbisesini giymiş olursun. Bu Âyet-i kerime’nin gerçek manası budur.

Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri:

“Nitekim o Kudsî Zât’ın denizinin içinde boğulur ve kendi sıfatlarının elbiselerinden soyunur.” buyuruyor. (Ankâ-i Muğrib fî Ma’rifeti Hatmü’l-Evliyâ)

Allah-u Teâlâ dilerse zerre bırakmaz. O kudsî Zât’ın denizinde boğulmuş, yok olmuştur. Ne kendi, ne elbisesi, hiçbir şey kalmamıştır, hiç olmuştur. Yalnız O var. Bir zerre olarak Hakk ile Hakk’ı tesbih eder.

Allah-u Teâlâ’nın ahkâmı ile ahkâmlanmış olduğu için, daha doğrusu Hazret-i Allah’ta yok olduğu için, o mânevi elbise kendisine giydirildiği için o boya ile boyanmış oluyor. Ruh, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf tecelliyatıyla nurlanır. Nefsi ruha tâbidir, o da nurlanmış olur, dolayısıyla vücudu da nurlanır. Bunların hepsi husule geldiği zaman “Sirâcen münirâ” olur, her tecelliyât-ı ilâhi ile “Nûrun alâ nûr” olur. O artık Hakk iledir. En hoşlandığı şey Hazret-i Allah’ın hükmü olur. Onlarda arzu yaşamaz. Hayat ve vefat arasında hiç fark olmaz.

Çıkacak hükm-ü ilâhi’ye peşinen teslim olmuştur. Bu onlara ihsan edilen lütuftur. Hazret-i Allah’a râm olmuştur. Bütün iradesini Hazret-i Allah’a teslim etmiştir.

Bu hale gelen kimse Hazret-i Allah’ın içinde olduğunu bilir. Vücut elbisesi de Nur’dan nur alır. Vücut elbisesi nur olunca kefeni de nur olur. Kefeni nur olunca kabri de nur olur, nûrun alâ nûr olduğu zaman ne ölür ne çürür.

Ten elbisesi Allah-u Teâlâ’ya yapıştığı, nur ve letâfet kesbettiği zaman, ancak o zaman Allah-u Teâlâ’nın boyasına da boyanmış olur.

Meselâ denize düşen kimsenin çamaşırı vücuduna yapıştığı gibi, ilâhi lütuf deryasına düşenin durumu da böyledir. Gerçekten Allah-u Teâlâ’nın boyasına boyanmış olanlar bunlardır. İçindeki nur dışarıya öylece akseder.

O nur olunca, kâinatın da nur olduğunu ve nurdan yaratıldığını o zaman görür.

İşte bu hâle varanlarda da dilediği kadar tecelli eder.

Âlemlerin bir elbise olduğunu, nur olduğunu, nurdan yaratıldığını, vücud O, mevcud O olduğunu, O ve O’ndan olduğunu gördüğü zaman, Allah-u Teâlâ onu dilediği esrarına vâkıf eder.

İşte Sıddıklar ve Mukarrebler bunlardır.

Bu tecelliyat ancak Allah-u Teâlâ’nın kendisine yaklaştırdığı hass’ül-has olan kullarına mahsustur. Zira onlar, Hazret-i Allah ile hem görür, hem konuşur.

Onu nerede yatıracağını, nasıl yaşatacağını Allah-u Teâlâ bilir.

“Onlar sıdk makamında, kudret ve kuvvet sahibi hükümdarın huzurundadırlar.” (Kamer: 55)

Onu huzuruna almıştır. Artık vücut kafesi yok. O hep huzurda yani artık O’nunla beraber. Çünkü ruh kınından çıkmış, Rabb’inin vechi bâki kalmıştır. Burada Fân Âyet-i kerime’si tecelli eder.

Fâni olan şey toprağa girdiği zaman Bâki olan Allah kalır. O Hazret-i Allah’a vâsıl olmuş, Hakk’ta fâni olmuş, O’nunla bekâ bulmuştur. Bizâtihi Hazret-i Allah’ın Zâtî tecellisi’dir.

İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri:

“Ve bu türbeye kubbedir ki, seri eflâkin (süratli feleklerin) fevkindedir.” buyuruyorlar. (“Kitâb’ün-Netice”; cilt: 1, sh: 436)

O öyle bir tecelliyât-ı ilâhiye mazhar olmuş ki; kim ki o tecelliyata yönelirse istifade eder, her kim ki meylederse o tecelliyatın ziyasına nail olur. Hayatta olsun vefatta olsun.

Bunun da sebebi: Varlığı ifna edildiği için…

 

Nur Olanı Toprak Çürütmez:

Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhümâ- buyurur ki:

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in duâlarından birisi de şu idi:

“Allah’ım! Kalbimde bir nûr kıl, gözümde bir nûr kıl, kulağımda bir nûr kıl, sağımda bir nûr, solumda bir nûr, üstümde bir nûr, altımda bir nûr, önümde bir nûr, arkamda bir nûr kıl. Beni nûr eyle!” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 2146)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz geceleyin namaz kıldıktan sonra okuduğu duâlarının bir noktasında şöyle buyuruyorlar:

“Ey Allah’ım! Kalbime bir nûr ver, kabrime bir nûr ver, önüme bir nûr arkama bir nûr ver, üstüme bir nûr altıma bir nûr ver, kulağıma bir nûr gözüme bir nûr ver, saçıma bir nûr ver, derime bir nûr ver, etime bir nûr kanıma bir nûr ver, dimağıma bir nûr kemiklerime bir nûr ver!

Ey Allah’ım Nûrumu büyüt, bana bir nûr ver, benim için bir nûr yarat!” (Tirmizî)

Nur olanı mezarda toprak çürütmez, kefenini bile çürütmez.

Allah-u Teâlâ peygamberlerinin ve has kullarının cesedlerini dahi toprağa haram etmiştir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Günlerin en faziletlisi Cuma günüdür. O günde benim üzerime çok salâvât getirin. Zira sizin salât ve selâmlarınız bana arz olunur.” buyurdu.

Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm-:

“Yâ Resulellâh! Getirdiğimiz salevât size nasıl arzolunur, halbuki siz çürümüş olacaksınız?” dediklerinde, Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle cevap verdiler:

“Allah-u Teâlâ peygamberlerin cesetlerini toprağa haram kılmıştır.” (Ebu Dâvud)

Onun vekili olan velilere de, dilediğine haram kılar. Onların vücudunu da çürütmüyor. Değil vücudun çürümesi, kefeni dahi solmuyor.

Ten elbisesi içindekine yapıştığı nispette Allah-u Teâlâ’nın nuru tene akseder. O ten nur olur, artık onu ne toprak çürütür, ne de ateş yakar.

Bunların cesedi orada durur. Ruhâniyeti çıkar, gezer, konuşur, birçok işler yapar. Demek ki onlar ölü değil, dünyada da vazife görüyor. Bir tek şu fark var ki, onların gölgeleri olmaz. Ruhaniyettir çünkü. Ricâl-i gaybden olduğu buradan bilinir. Amma onu kim görecek?

Ruh cennet-i âlâ’ya gitti amma, Kudsî ruh yine iş görüyor. Onda iken de iş görüyordu, o ahirete gidince Allah-u Teâlâ’nın izniyle yine iş görüyor.

Orada mânevi şeyler dönüyor ama bilinmiyor. Bambaşka bir hâl var. Hazret-i Allah’ın tecelliyatı var. Onun vücut kafesiyle, dünya ile işi yok. O ölü değil.

“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin! Bilâkis onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.” (Bakara: 154)

Siz ölü sanırsınız ama onların ölü olmadığını Hazret-i Allah beyan ediyor.

Hayatta da olsa, âhirete intikal ettikten sonra da olsa izn-i ilâhi ile kendisinden istimdat edenlerin imdadına yetişir.

Bunun da delili şu Hadis-i şerif’tir:

“İşlerinizde sıkıştığınız zaman kabir ehlinden yardım isteyiniz.” (Keşfü’l-Hafâ)

Çünkü onlar ölü değil.

İstimdat edildiği zaman yetişiyor. Kabirden gelen onun ruhaniyetidir, ceset değil. O da ancak Allah-u Teâlâ’nın emriyle, izniyle yürür.

Onlar için ölüm yoktur. O ölmüş amma, ruhu ve ruhaniyeti ölmemiştir.

Cesetleri de nurdur, nûr alâ nurdur.

Ona muvakkaten bir ölüm var. Cenâb-ı Hakk onu dilediği şekilde kullanacak, kullanıyor. Evet, ceset bir anda toprağa girmiştir amma Cenâb-ı Hakk ona dilediği şekilde tasarruf eder.

 

Âlem-i Berzah:

Âlem-i berzah ölüm ile kıyamet günü arasındaki zamandır, dünya ile ahiret arasında bulunan intikal âlemidir. Ölümle cesetten alakasını kesen ruh, berzah âlemine geçer. Ruh orada ameline göre ya rahat yaşar veya azap çeker.

Bir teraziye kendimizi koyalım. Neredeyiz, nasıl yaşamamız gerekiyor?Bize Allah gerek. Yarın kabirdeyiz, hiç kimseden fayda gelmeyecek. Bir daha da geri gelmeyeceğiz.

Kabir dünyaya çok yakın ahirete uzaktır. Üçüncü bir âlemdir. Fakat insan kabre baktığı zaman düşünse; evlâdı bile yarım saatten fazla durmuyor. Ama bir insan Hazret-i Allah’ı kendisine arkadaş yaparsa onun için ölüm diye bir şey yok.

Peki Hazret-i Allah ile nasıl arkadaşlık yapabiliriz?

Hakk Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri buyuruyor ki:

“Ben beni zikredenin arkadaşıyım!”

Ne kadar kolay. Bundan daha güzel arkadaş mı olur? Bu daima zikredilirse dünyada da O’nunla, kabirde de O’nunla, mahşerde de O’nunla, cennette de O’nunla...

Halk hayalâttan ibarettir. Ama Hakk'a bağlı olanlar için. Halka bağlı olanlar için önemli olan halktır. Halk da insanı en son kabre kadar götürür, ötesi boştur. Fakat Hakk ile olan insan, dünyada da Hazret-i Allah ile, kabirde O'nunla, mahşerde O'nunla, Cennet-i alâ'da O'nunla olur. Ne dünyadaki zevki arar, ne kabre gireceğinden üzüntü duyar, ne mahşerdeki hesaptan tasası olur, ne de Cennet-i alâ'nın sefasını yaşar. Çünkü zaten o O'nunla oldukça, ötesi bir perdedir. Dünya da öyle, kabir de öyle, mahşer de öyle, Cennet-i alâ da öyle. Fakat insan bir türlü buna eremiyor. Ermesi için bir şart var, Fenâfillâh'a ermesi lâzım. Fenâfillâh'a ermek demek, insanın varlığını, Allah-u Teâlâ tamamen ifna ederse, o zerreyi de mahvederse, O kalır. O'nunla olan O'ndan gayrısını zaten istemez. Esas da budur, ötesi hep boştur.

İnsanın kabirdeki bu yaşayışı dünyadan alâkasını kestiği andan itibaren başlar.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Sonra onu öldürür ve kabre koyar. Daha sonra dilediği zaman onu tekrar diriltir.” (Abese: 21-22)

Hesaba çekmek üzere yeniden hayat verecektir.

“İnsan der ki: Öldüğüm zaman (kabirden) diri olarak çıkarılacak mıyım?” (Meryem: 66)

İnanan hiç şüphe etmeden tasdik eder, inanmayan inkâr eder.

Kullarının tekrar hayata ereceklerini haber vermesi, insanlar için büyük bir müjdedir.

“Allah sizi yerden bitki bitirir gibi bitirmiştir. Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi tekrar çıkaracaktır.” (Nuh: 17-18)

“Kabirlerin içi dışına çıktığı zaman.” (İnfitar: 4)

Dünyadaki cesedinden alâka ve irtibatını kesen ruh, intikal etmiş olduğu berzahta, o âleme mahsus lâtif bir kalıba bürünür. Bu kalıp dünyadaki vücut gibi sert değildir, lâtiftir. Tıpkı sudaki suret gibidir. Dünyada iken hangi huy ve sıfatta ise, o şekilde bir kalıba bürünür.

Meselâ herkese saldıranların ruhları köpek şeklinde, nankör insanların kedi şeklinde, inatçı olanların keçi sıfatında, hırsızlık yapanların fare sıfatında, hilekâr olanlar tilki sıfatında, herkese düşmanlık yapanların ruhları ise yılan suretinde bir kalıp içine girerler. Yani yaptıkları iyi ve kötü amellerinin suretleri akseder.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşr olunursunuz.” buyuruyorlar.

Dünyada iken âhlak-ı zemimelerden, hayvanî sıfatlardan arınmış olanlar ise o âleme insan olarak giderler. İnsan şeklinde ve sıfatındadırlar.

Diğer bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:

“Müminler ölmezler. Ancak bir evden bir eve naklolunurlar.”

Mümin-i Kâmil olanlar ise ayrıdır.

İnsan öldükten sonra kabire konulunca Münker ve Nekir adında iki melek kendisine gelerek “Rabb’in kim? Dinin ne? Peygamberin kim?” diye sorarlar. Müminler bu sorulara doğru cevap verirler ve cennetle müjdelenirler, kabirleri genişletilir. Kabir onlara cennet bahçelerinden bir bahçe olur. Kıyamete kadar mutlu ve bahtiyar olurlar. Kâfir ve münâfıklar ise cevap veremezler, cehennemle müjdelenirler. Kabirleri daralır da daralır. Cehennemden bir pencere açılır. Cehennemin kavurucu harareti kabre dolar. Kabir onlara cehennem çukurlarından bir çukur olur. Kabirlerinden kalkacakları güne kadar bu azap devam eder.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz cenaze kabire tevdi edilir edilmez dönmeyip orada bir müddet kalır ve orada bulunanlara:

“Kardeşiniz için Allah-u Teâlâ’dan mağfiret dileyiniz ve kendisine sükûnet ihsan buyurmasını dileyiniz. Zira o şimdi kabir meleklerinin suâlleriyle karşı karşıyadır.” buyururlardı. (Ebu Dâvud)

 

Ahiret Dünyadan Çok Hayırlı:

Orası o kadar güzel ki tarifi mümkün değil.

Bu sözü söylüyorum. Sakın öleceğim diye korkmayın, telâş etmeyin, severek gidin, orada yabancılık çekilmiyor.

Bizi bazen ahirete alırlar, oraya gidip geliriz. Orası o kadar güzel ki tarifi mümkün değil.

Bir gün Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Efendilerimiz’in kabirlerini seyrediyordum! Bu esnada beni aldılar, ahirete götürdüler. Çıkardıkları yerde kimse yok, tenha. Bir çeşme var, havuz var. Şöyle baktım; birkaç kişi var ve hemen indiğim yere toplandılar, halk birikti. Orada etrafta namütenahi güzellikler vardı. Bize sordular: Nereye gitmek istersiniz? “Nereye gidelim!” dedim. “Sen nereye istersen, senin için her yer serbest!” dediler, sorduğumdan utandım. Allah Allah... Allah râzı olsun. “O zaman beni Resulullah’ın yanına götürün” dedim. Oradaki gidiş bir an, bir an... Makam-ı Mahmud çok yüksek. İndiğim yerle orası çok uzak. Bir anda oraya götürdüler ve Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanına gittik.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle ortada ayakta duruyordu. Seyrettiğim Ashâb-ı kiram da ayakta kenarda böyle duruyorlardı. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Ashâb-ı kiram’ı göstererek:

“Sen bunların taşlarını seyrettin. İşte bunlar burada hayatta, ayakta, hepsi canlı.” dedi.

Ben onların türbelerini seyrediyordum. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz; “Bak o baktıkların taşlar resimdi, işte buradalar, hepsi canlı...” dedi.

Az evvel Ashâb-ı kiram’ın filmlerini seyrediyorduk, bu halden sonra bu hâl zuhur etti.

Hemen birkaç kişi birikti, nereye gidelim; “Nereye istersen!” dediler. Allah Allah, Allah Allah, murahhas kılmış Cenâb-ı Hakk. Orası buradan çok güzel... Orası çok güzel, çok çok çok güzel... Bir hayat var, bir hava var, bir rahatlık var, bir huzur var, sonsuz bir hayat... Hülasâ-i kelâm ahiret dünyadan çok hayırlı...

Âyet-i kerime’de:

“Andolsun ki senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır.” buyuruluyor. (Duhâ: 4)

Bu Âyet-i kerime orada tecelli ediyor. Hayat orada var.

Âyet-i kerime’de;

“Altından ırmaklar akar.” (Ra’d: 35)

Buyuruyor ya, amma o ırmağa aklınız ermeyecek, ben o ırmağı gördüm.

Yine bir vakit oraya çıkardılar, bir köşke aldılar. Amma ne köşk, her şey var.

Köşkün altında havuzları var. Özel bir köşk, muhafızları var. Biraz sonra kapı çaldı, kapıdaki bekçilerle konuşurlarken; “Alın onu, tanıdığım o benim” dedim. Köşkün her tarafı cam, içerisi görünmüyor amma içeriden dışarısı görünüyordu. Sonra; “Gidelim!” dediler, kalayım dedim, bırakın beni; “Daha vakit gelmedi!” dediler. Elhamdülillâh. Amma hayat orası. Bunu bilin.

Biz o hayata aşinayız; hayat vefat hiç fark etmez. Yalnız Sahib’im nasıl murad ederse...

Biz Cenâb-ı Hakk’ın kudret elindeyiz. Bütün arzum Sahib’ime bağlılık. O nasıl isterse, O nasıl hükmederse benim arzu ve isteğim bu oluyor.

Benim; kalmamla gitmem, Sahib’imin kudret elindedir. Ben Cenâb-ı Hakk’ın kudret elindeyim. İster alır, ister bırakır, nasıl isterse öyle yapar. Onun için, ölüm için bir telâşım yok...

Biiznillâh-i Teâlâ Hakk bizi ihata etmiş, mahlûk bizi ihata edemez.

Ebu Saîd-i Hudrî -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurdular:

“Şüphesiz ki cennetlikler, üzerlerindeki köşk sahiplerini sizin doğu ve batı ufkunda kavuşmakta olan parlak yıldızı gördüğünüz gibi görürler. Çünkü aralarında fark vardır.”

Ashâb-ı kiram:

“Yâ Resulellah! Bunlar peygamberlerin yerleridir. Başkaları onlara ulaşamaz.” deyince buyurdular ki:

“Bilâkis!.. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, onlar Allah’a iman eden ve peygamberleri tasdik eden birtakım adamlardır.” (Müslim: 2831)

Kim O’na itaat üzere idiyse, onu en güzel bir şekilde mükâfatlandırır. Müstehak olanlara da cezalarını verir.

Ölümden sakın korkmayın! Yalnız hazırlığınız çok olsun. Oranın hayatı bambaşka.

Onun için oranın hayatı bambaşka, çok güzel. Orada konuşuluyor, görüşülüyor, serbest olanlar çıkıyor, gidiyor. Ahiret hayırlı ve orası çok güzel, gönül oraya gitmek istiyor.

Âyet-i kerime’de:

“Senin için ahiret, dünyadan daha hayırlıdır.” buyuruluyor. (Duhâ: 4)

Gel de inan... Biz o hayata aşinayız; hayat vefat hiç fark etmez. Yalnız Sahib’im nasıl murat ederse...

Biz Cenâb-ı Hakk’ın kudret elindeyiz. Bütün arzum Sahib’ime bağlılık. O nasıl isterse, O nasıl hükmederse benim arzu ve isteğim bu oluyor.

Beni alacaklar, bırakacaklar diye bir an bir arzu yaşamaz. Benim bütün arzum Sahib’ime bağlılık, O nasıl isterse, O nasıl hükmederse... Benim arzu ve isteğim bu oluyor.

Bizim için hayat ile vefat arasında hiçbir fark yoktur. Gaye Allah... Allah’tan geldim, Allah’a ulaşacağım.

Ahiret vallahi daha hayırlı, orası çok güzel, o hayatı gördüm ve yaşadım.

 

Kabir Nasıl Bir Yer:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Tirmizî)

Binaenaleyh o kabir bir perdedir. Ürkmemek lâzım. Ben kabri birkaç defa rüyâmda gördüm.

İlk görüşümde; kabirdeyim. Sırtımda küçücük bir taş, biz kabirden ne kadar korkuyorduk, kabir ne kadar rahatmış şu taş olmasa. Uyandım o taş yatakmış onu attım. Hayatım boyunca halı üstünde yattım. Çünkü o beni uyutmuyordu. Kış-yaz üç saat uykum vardı. Bir de örtünmezdim. Yorgan beni uyutur korkusuyla örtmezdim. Palto ile örtünürdüm. Dolayısıyla zaten vücudun aşağıya fazla tahammülü yoktu. Amma ayakta durmak zorundayım.

Nasıl olurdu bilmiyorum amma birçok defa vücudum yığılırdı. Yalnız kendimi yerde bulurdum. Kalktığım zaman hemen devam ederdim. Bazı zamanlar üç günde bir oruç bozduğum olurdu. Ömür böyle geçti. Bazı zamanlar secdeye vardığım zaman dinlenirdim. Ey güzel Rabb’im! Bana oradan zevk duyurmuş, hamd-ü senâlar olsun. Binaenaleyh o âlem de başka bir âlem. Şimdi vücudumun takati yok. O zaman beş-altı saat ayakta dururdum, şimdi üç-dört saatte zorlanıyorum ve böyle yattığım zaman pide gibiyim. Bitmiş oluyor, yorulmuş oluyor.

Rüyâmda ikinci kez kabir gördüğümde; kabirde ampuller var, floresanlar vardı. Aa dedim, sanki dünyadan onları almışlar. Alıncaya kadar sen yolunda bulun, fakat ölüm acı bir şey değil. O’na kavuşmak güzel bir saadet olsun. Ne zaman? Murad ettiği zaman. Bugün doğana sevinme, ahirete intikal eden ancak imanla gittiğini hissedersen sevin.

Cenâb-ı Hakk o hayatı bize sevdirmiş. Çok zaman kabir haliyle hallenirim. Çünkü orası senin evin, burası ise misafirhane. Evine göçeceğin zaman evine yerleş. Kabir korkulur bir şey değil. Baktım, tıpkı floresanlar gibi nurlar var; gece nuru ayrı, gündüz nuru ayrı. Kabir, kabir değil.

Üçüncü gördüğümde; kabir, kabir olmayıp bir oda olduğunu göstermişlerdi. Uzun bir koridordan geçiyordum. Genişçe bir oda, odada karyola var. Güneş vuruyor, yatak orda duruyor. Perdelerini dahi çekebiliyorsun. Orayı gösterdiler, geniş bir yer, güneş vuruyor.

Sıkıntıya, üzüntüye lüzum yok. O’na teslimiyet göster, O’nunla olmak hayattır, O’nsuz yaşamak vefattır. Kabir bir perdedir.

O’na kavuşunca Cenâb-ı Hakk dilerse ibadete devam ettirir.

“Allah’ım kabirde de ubudiyet için bana bir yer hazırla” diyorum. Çünkü hayat ibadetle kaim.

Sonsuz ilâhi ihsanlar karşısında şöyle niyaz ederiz:

“Ey âlemlerin Rabb’i! Bana ubûdiyeti sevdir.”

Çünkü o sevdirecek ki yapacaksın. Hatta bir gün bu noktada düşünürken; “Allah’ım! Bana kabirde ubûdiyet için bir yer hazırla” diye duâ ettim. Ertesi akşam baktım yeşil bir seccadem var, bir de minder var, “Hazırladık!” dediler. Allah’ım Cennet-i alâ’da da ayırmasın.

O akşam baktım namaz kıldığım seccade ile oturduğum minder orada!

Allah-u Teâlâ murad ettiğini dilediği gibi yapıyor. Kabirde de böyledir, mahşerde de böyledir. Yürüttüğü kimseler, O’nun lütfu ile yürüyor. O zaman insan kendinden sıyrılıyor.

Kardeşleri Yusuf Efendi’den de şöyle bahsetmişlerdi:

Kabre koymak için indiğimde hiç ömrümde görmediğim parlak sinekler gördüm. Hayatta hiç görmediğim pırıl pırıl yeşil sineklerle tüm kabir doluydu. O kadar çoktu ki kabri doldurmuştu. Onlar gayb âleminden gelenlerdi. Allah’u âlem meleklerdi.

Onun ahiretteki durumunu arz edeyim:

Bir gün onun yatış şeklini gösterdiler. “Tül” dediler fakat dünya tülü değildi. Baktık tül içine gömülmüş görünmüyor, yüksek bir tül içinde yatıyor. Çocuk karyolası gibi, onun büyüğü, yüksek, Cennet-i alâ’nın tülünün içinde yatıyordu. Dünya tülü o tülün yanında paçavra bile olamaz.

Onun durumu bambaşka idi. Onun rütbesi çok âli, Cenâb-ı Hakk şehâdetin en yüksek derecesini ihsan etmiş. Allah rahmet eylesin.

 

Mümin’in Ölümü ve Kabir Hayatı:

Mümin bir kulun ahiret yolculuğu Hadis-i şerif’lerde şöyle izah edilmektedir:

Mümin bir kula ölüm anında gökten, yüzleri güneş gibi parlayan melekler inerler. Beraberlerinde cennet kefenlerinden bir kefen ve cennet kokularından bir koku vardır. Görüş ufkunu dolduracak şekilde mümini kuşatarak otururlar. Sonra ölüm meleği gelir, başucunda oturur.

“Ey temiz ve güzel ruh! Allah’ın mağfiretine ve hoşnudluğuna yönelerek bedenden çık!” der.

Ruh, su kabının ağzından damlanın aktığı gibi akarak çıkar. Can alındıktan sonra melekler bir lâhza dahi ruhu ölüm meleğine bırakmayarak cennet kefenine sararlar ve cennet kokusuna daldırırlar.

Onu yükseltirler. Rastladıkları her bir melek topluluğu “Bu güzel ruh kimin ruhudur?” derler. Melekler ise dünyada isimlendirildiği adların en güzeli ile onu tanıtırlar. Nihayet dünya semâsına gelirler, semânın onun için açılmasını isterler ve ona açılır.

Her bir semânın mukarrebûn melekleri müminin ruhunu karşılayıp onu bitişiğindeki semâya uğurlarlar. Böylece yedinci semâya ulaşırlar.

Allah-u Teâlâ Hazretleri; “Kulumun amel kitabını illiyyin’de yazın. Onu yeryüzüne geri döndürün.” buyurur.

Bu noktada Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Sizi topraktan yarattık, ölümünüzden sonra yine ona döndüreceğiz ve sizi tekrar oradan çıkaracağız.” (Tâhâ: 55)

Âyet-i kerime’sini okumuştur.

Ruhu cesedine iade edilir. Bu arada kendisini defnedip dönenlerin ayak seslerini işitir.

Kabir tarafından bir dost gibi karşılanır. Kabirde müminin namazı baş ucuna, zekatı sağ tarafına, orucu sol tarafına, sadaka, akraba ziyareti, iyilik... gibi hayırları da ayak tarafına gelir yerleşir.

Bu sırada Münker ve Nekir adlı sual melekleri gelirler. Başucundan geldiklerinde namazı, sağ tarafından geldiklerinde ise zekâtı, sol tarafından geldiklerinde orucu, ayak tarafından geldiklerinde ise hayırları: “Bizim tarafımızdan yaklaşmak mümkün değildir.” derler. Bunun üzerine mümine oturmasını ve suallerine cevap vermesini söylerler. O da “Beni bırakın da namaz kılayım!” der. Melekler “Namazını kılacaksın, fakat şimdi suallerimizi cevaplandır.” derler. Mümin de endişesizce “Ne soracaksanız sorun bakalım.” der. Onlar sordukça o da cevap verir.

– Rabb’in kim?

 Allah!

– Dinin ne?

 İslâm!

– Muhammed Aleyhisselâm kimdir?

 Ben şehadet ederim ki, Muhammed Aleyhisselâm Allah’ın kulu ve Resul’üdür.

Bu cevaplardan sonra melekler:

“Biz senin dünyada da böyle söyleyip kalbinle tasdik ettiğini bilirdik” derler.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Allah imân edenlere hem dünyada hem de ahirette o sabit söz üzerinde daima sebat ihsan eder.” (İbrahim: 27)

Âyet-i kerime’sini okumuş ve müminin kabirde Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed Aleyhisselâm’ın Allah’ın Resulü olduğuna şehadet etmesinin, Allah-u Teâlâ’nın hem dünyada hem ahirette o sabit söz üzerinde tutması olduğunu haber vermiştir. (Buhârî)

Dünyada imanda sebat eden bir mümin, ne kayar ne de fitneye uğratılır. Ahirette de melekler soru sorduğunda tereddüt etmez. İnançlarında şüphe yoktur ki cevaplarında şaşkınlık ve hayret olsun.

Bu sırada nûr yüzlü güzel elbiseli, hoş kokulu birisi gelir. “Seni cennetle müjdelerim.” der. O da “Allah seni hayırla mükâfatlandırsın, sen kimsin?” diye sorar. “Ben senin sâlih amelinim.” diye karşılık verir.

Bundan sonra kabir, göz alabildiğine enine ve boyuna genişletilir. Cehennem tarafına bir pencere açılır ve bu pencereden cehennemi ve cehennemin alevlerinin birbiri üzerinde şiddetle dalgalandığını görür. Ona şöyle denir:

“Ey mümin!. Bir de Allah’ın bu ateşten seni koruyarak koyacağı makamına bak!”

Mümin bu defa cennetin meltemlerinin kabre dolduğu bir başka pencereden cennetin yeşil manzaralarını ve birbirinden güzel nimetleri görür. Kendisine:

“İşte bu mübarek yer senin makamındır. Samimi bir imanla yaşamıştın, bu iman üzerine de öldün. İnşaallah aynı şekilde dirileceksin. Burada rahat uyu istirahat et.” denilir.

O da onlara şöyle der:

“Bu mesut hayatımı gidip ehl-ü ıyâlime haber veriniz.”

Melekler ise şu karşılığı verirler:

“Allah seni şu mübarek kabrinden diriltinceye kadar aile halkının kendilerine en sevgili olanı tarafından uyandırılan gelin ve güveyin uykusu gibi uyu.”

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Biriniz ölünce sabah ve akşam ona gideceği yer gösterilir. Cennetlik ise, cennet ehlinin makamlarından bir makam; cehennemlik ise cehennemin hücrelerinden bir karargah gösterilir. Ona ‘Burası senin yerindir. Kıyamet günü Allah seni buraya gönderecektir.’ denilir.” (Buhârî, Tecrîd-i sarîh: 678)

 

Kâfirin Ölümü ve Kabir Hayatı:

Kafir ve münafık bir kimse dünyadan ayrılıp ahirete yöneldiği zaman gökten siyah yüzlü melekler gelirler. Yanlarında getirdikleri can yakıcı elbise ile o kişinin etrafında göz alabildiğine bir topluluk halinde otururlar. Ölüm meleği de başucunda oturur.

“Ey kötü ve pis rûh! Allah’ın gazabına doğru bedenden çık.” der.

Ölüm meleği ıslanmış yünden kızgın şişin çıkarıldığı gibi ruhu bedeninden çıkarır alır. Ölüm meleği canı alır almaz, melekler onun elinde göz açıp kapanacak kadar bırakmaz, getirdikleri cehennemî elbiseye sararlar.

Ondan yeryüzündeki cîfe kokularının en kokmuşu gibi bir koku çıkar. Onu alıp yükselirler. Karşılaştıkları melek toplulukları “Bu kötü ruh da kimin?” diye sorarlar. Refakatçı melekler, dünyada iken isimlendirilmekte olduğu isimlerin en çirkini ile “Falan oğlu falandır.” der. Dünya semasına geldiklerinde, melekler semanın bu ruha açılmasını isterler, fakat açılmaz.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu kısımda;

“Âyetlerimizi yalanlayan ve onlara imân etmeyi kibirlerine yediremeyenlere göğün kapıları açılmaz, deve iğnenin deliğinden geçmedikçe de cennete giremezler.

Suçluları işte biz böyle cezalandırırız.” (A’raf: 40)

Âyet-i kerime’sini okumuştur.

Bu, bir devenin iğne deliğinden geçmesinin imkansız olduğu gibi kafirlerin de cennete girmelerinin imkansız olduğunu ifade eden açık bir temsildir. Ve amellerinin kabul olunmayışından kinayedir.

Onların ruhları o ulvî makamlara yükselmez.

Allah-u Teâlâ:

“Bunların amel kitabını yedi kat yerin en alt tabakasındaki mühürlü divana yazın.” buyurur.

Sonra bu kötü ruh atılır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz daha sonra şu Âyet-i kerime’yi tilâvet buyurdu:

“Allah’a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgârın bir uçuruma attığı şeye benzer.” (Hacc: 31)

İman; ulviyette sema gibidir, imandan çıkan kimse semadan düşüp de kuşların pençesi altında parçalanan ve cesedi lime lime edilen, yırtıcı kuşların kursaklarına lokma lokma giren bir kimse gibi olur.

Neticede ruh kabirdeki cesedine döner. Kabir onu şu sözlerle karşılar.

“Yazıklar olsun sana! Üzerimde gezenlerin bana en çirkini sendin. Seni şimdi teslim aldım.”

O sırada Münker ve Nekir adlı melekler gelir. Arada hiçbir engel yoktur. Onu oturturlar. Müthiş bir korku ve feryat ile oturur.

“Rabb’in kim?” diye sorarlar. “Bilmiyorum!” der. “Dinin ne?” derler. “Bilmiyorum!” der. “Size peygamber olarak gönderilen Muhammed Aleyhisselâm hakkında ne dersin?” diye sorarlar. “Onun hakkında bir şey bilmiyorum. Halk onun için peygamberdir derlerdi.” diye cevap verir. Melekler “Senin dünyada böyle dediğini, burada da böyle diyeceğini biliyorduk.” derler.

Bu arada çirkin yüzlü, kötü elbiseli, pis kokulu birisi gelir. “Seni Allah’ın gazabı ile müjdelerim.” der. O da “Sen kimsin?” diye sorar. “Ben senin çirkin amelinim” diye karşılık verir.

Sonra ona kör, sağır ve dilsiz bir melek musallat edilir. Elinde bütün insanların ve cinlerin kaldıramayacağı ağırlıkta demirden bir topuz vardır. Bu topuzla bir dağa vurulsa, dağ un ufak olurdu. Onunla öyle bir vuruş vurur ki, insan ve cinler hariç her canlı varlık onun bağırışını duyar.

Daha sonra onun için cehenneme bir kapı açılır ve ateşten bir yatak hazırlanır. Cehennemin kavurucu harareti kabre dolar. Kabir ona daralır da daralır, kaburga kemiklerini sıkar da sıkar.

Böylece Allah Teâlâ’nın huzurunda muhakeme olunmak üzere kabirden kalkacağı güne kadar bu azap devam eder.

İbrahim sûre-i şerif’inin 27. Âyet-i kerime’sinin devamında şöyle buyuruluyor:

“Allah zâlimleri saptırır. Allah dilediğini yapar.” (İbrahim: 27)

Bu hayatta onları hidayete erdirmeyeceği gibi, ölüm anında da kabirde de onlara yardımcı olmaz.

O dilediğini yapar, yaptığından sorumlu olmaz. İnsanlar ise yaptıklarından sorumludurlar.

Kâfirler öldükten sonra dirilmeye inanmadıkları için, kabirlerde yatan akrabaları ve dostları ile birleşip buluşmaktan ümitlerini kesmişlerdir. Ahireti hesaplarından çıkardıkları için, hep mutsuzluk içindedirler, ölülerinin tekrar yeni bir hayata erdirileceklerine kani değildirler.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinmeyin.

Kâfirlerin kabirde bulunan kimselerden ümitlerini kestikleri gibi, onlar da ahiretten ümitlerini kesmişlerdir.” (Mümtehine: 13)

Hesap korkusu olmayınca da iblis gibi fırsat buldukça her fenalığı yaparlar, kendilerine yardaklık edenleri de ümitsizliğe düşürerek cehenneme sürüklerler.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz münafıkların cenaze namazlarını kılmaktan, mezarları üzerine durup onlar için duâ etmekten sakındırılmıştır.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Resul’üm! Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını sakın kılma!

Mezarı başında da durma!

Çünkü onlar Allah’ı ve peygamberini inkâr ettiler ve fasık olarak ölüp gittiler.” (Tevbe: 84)

Çünkü Resulullah Aleyhisselâm’ın namazı rahmettir, onlar ise o rahmete lâyık değildirler. İman ettiklerini söylüyorlar, kâfirliklerini gizliyorlardı, neticede ikiyüzlü münafık olarak öldüler.

 

Kabir Azabı Nedir?

Hadis-i şerif’lerden anlaşılıyor ki, kabir azabının hali pek korkunçtur. Bu sebepledir ki Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz kabir azabından, hem kendisi Allah-u Teâlâ’ya sığınmış, hem de bunu ümmetine tavsiye buyurmuştur.

Kabir azabı sonsuz olmaması bakımından dünya azabına, ahiret azabı cinsinden olması bakımından da ahiret azabına benzer. Kabirdeki rahatlık da böyledir. Hem dünya hem ahiret rahatlıkları gibidir.

Dünya zâhiri, kabir ise bâtıni âlemdir.

Dünya hayatı, âlem-i berzah’a göre kabir gibidir. Farz-ı muhal ki, ana karnındaki bir çocuğa “Yakında buradan kurtulup daha geniş daha güzel bir âleme çıkacaksın.” denilse inanmak ve oradan ayrılmak istemez.

Vakta ki dünyaya geldiği zaman, gerçekten geniş ve güzel bir yerle karşılaşır, şaşırıp kalır. Biz de ana karnındaki çocuk gibiyiz. Bu zulmani yerden daha güzel bir âlem tarif edildiği halde geçmek istemiyoruz.

Âyet-i kerime’de:

“Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için saklanan gözler aydınlatıcı müjdeyi kimse bilemez.” buyuruluyor. (Secde: 17)

Bunu kavrayamayışımız hiç şüphe yok ki zaafımızdan, itimadımızın azlığından, daha doğrusu ahiret hazırlığı olmayışından ileri geliyor.

Kişi ten gömleğinden soyunduğu vakit, bütün ayıplar ve iyilikler bir bir ortaya çıkacak.

Her nefis yaptıklarının bizzat şahidi kendisi olacak. Perde kalktığı zaman Hakk ile hakikatten ne kadar gafil olunduğu meydana çıkacak.

O gün denilecek ki:

“Andolsun ki sen bundan gafildin. İşte şimdi senden gaflet perdesini kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir.” (Kaff: 22)

Nedamet çok fakat hiç faydası yok.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde kafirlerin ruhlarının sabah ve akşam kabir azabına tâbi tutulduklarını haber vermektedir.

“Onlar (kabirlerinde kıyamet gününe kadar) sabah-akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet koptuğu gün de ‘Firavun hanedanını azabın en çetinine sokun!’ denilir.” (Mümin: 46)

Bu Âyet-i kerime berzah âleminde vuku bulacak azabı ispatlamaktadır.

Firavun hanedanı dünyada kötü bir azap ile mahvoldukları gibi, kabirlerinde ahirete kadar sabah-akşam ateşe sunulmak suretiyle dehşet içinde kalacaklar, kıyametten sonra ise asıl cezayı görecekler, azabın en çetinine sokulacaklardır.

Bu azap sadece firavuna ve kavmine mahsus olmayıp, bütün kafirler kabirlerinde kıyamete kadar aynı muameleyi göreceklerdir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Miraç gecesinde birinci kat semada müşahede ettiği bazı hususları arzederken bir noktasında şöyle buyururlar:

“Baktım ki firavun ve arkadaşlarının yolu üzerinde karınları evler kadar şişmiş insanlar var. Firavun ve arkadaşları sabah-akşam onları çiğneyip geçiyorlar. ‘Bunlar kimlerdir ya Cebrail?’ dedim, fâiz yiyenler olduğunu söyledi.”

Ebu Bekir -radiyallahu anh-in kızı Esmâ -radiyallahu anhâ- nın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bir defasında hutbe iradına başlamış ve kişinin kabirde görüp geçireceği sorgu ve sualleri anlatmıştı. Kabir ahvalini böyle tafsilatıyla anlatınca, Müslümanlar dehşetli bir surette feryad edip ağlaştılar.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 675)

Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Eğer defnetmemeniz endişesi olmasaydı, size kabir azabından bir şeyler işittirmesi için Allah’a duâ ederdim.” (Müslim: 2868)

Böyle bir durumda insanlar hayret ve dehşete düşerek takatsiz kalırlar, defnetmeden bırakırlardı.

İbn-i Abbas -radiyallahu anhümâ- dan rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz iki kabrin yanından geçerken “Bu zavallılar azap görüyorlar.” buyurmuştur. (Buhârî)

Ebu Eyyüb El-Ensârî -radiyallahu anh- den rivayet edildiğine göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün güneş battıktan sonra Medine haricine çıkmıştı. Bir ses işitti. Akabinde şöyle buyurdu:

“Yahudiler, mezarlarında azap olunuyor.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 676)

 

Resulullah Aleyhisselâm Efendimiz

Kabir Azabından Hazret-i Allah’a Sığınmışlardır:

Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz bir defasında Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize ‘İnsanlar kabirlerinde azap olunacaklar mı?’ diye sormuş, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:

“Ondan (yani kabir azabından) Allah’a sığınırım.” buyurmuştu.

Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz der ki:

“Sonra Resulullah Aleyhisselâm kabir azabından sığınmayı ashâbına emir buyurdu.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 550)

Yine Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e “Ya Resulellah! Medine yahudilerinden iki kocakarı yanıma geldiler de, ölülerin kabirlerinde azap gördüklerini söylediler.” dedi.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki:

“Doğru söylemişler! Hakikaten onlar öyle azap görürler ki, o azabı hayvanlar bile işitirler.” (Müslim: 586)

Diğer Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Bana ‘Siz kabirlerde fitneye düçar olacaksınız’ diye vahiy geldi.” (Müslim: 584)

“Allah’ın azabından Allah’a sığının. Kabir azabından Allah’a sığının!..” (Müslim: 588)

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Biriniz teşehhüd yaptığı zaman dört şeyden Allah’a sığınsın.

‘Allah’ım cehennem azabından, kabir azabından, hayatın ve ölümün fitnesinden ve Mesih-i deccalin şerrinden sana sığınırım’ desin.” (Müslim: 588)

Diğer bir rivayette “Son teşehhüdü bitirdikten sonra” buyurulmaktadır.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz masum olduğu halde, kabir azabından ve diğer fitnelerden Allah-u Teâlâ’ya sığınması; Allah korkusundan ayrılmamak, ümmetine numune-i imtisal olmak içindir.

Zeyd bin Sabit -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Neccar oğullarının bir bahçesinde iken birkaç kabir gördüler. “Bu kabirlerin sahipleri kim biliyor musunuz?” diye sordular. Bir kimse “Ben biliyorum.” dedi. “Bunlar ne zaman öldüler?” diye tekrar sordular. “Onlar şirk içinde öldüler.” diye cevap verince şöyle buyurdular:

“Gerçekten bu ümmet kabirlerinde imtihan olunuyor. Eğer defnetmemeniz endişesi olmasaydı, kabir azabından benim işitmekte olduğumu, size de işittirmesi için Allah’a duâ ederdim.”

Sonra yüzünü oradakilere dönerek:

“Cehennemin azabından Allah’a sığınınız!” buyurdu.

Ashâb-ı kiram:

“Biz cehennemin azabından Allah’a sığınırız.” dediler.

“Kabir azabından Allah’a sığınınız!” buyurdu.

Ashâb-ı kiram:

“Biz kabir azabından Allah’a sığınırız.” dediler.

“Fitnelerin açığından kapalısından Allah’a sığınınız!” buyurdu.

Ashâb-ı kiram:

“Biz fitnelerden ve onların açığından kapalısından Allah’a sığınırız.” dediler.

“Deccal’in fitnesinden Allah’a sığınınız!” buyurdu.

Ashâb-ı kiram:

“Biz Deccal’in fitnesinden Allah’a sığınırız.” dediler. (Müslim: 2867)

Zeyd bin Erkam -radiyallahu anh- buyururlar ki:

Size ancak Resulullah Aleyhisselâm’ın söylediği gibi söylüyorum. O şu duâyı yapardı:

“Ey Allah’ım! Âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, düşkünlük derecesine varan ihtiyarlıktan ve kabir azabından sana sığınırım.

Ey Allah’ım! Nefsime takvâsını ver ve onu pâk eyle! Onu pâk edecek yegâne sen varsın. Onun velisi ve mevlâsı sensin.

Ey Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, huşu duymayan kalpten, doymayan nefisten, kabul olunmayan duâdan sana sığınırım.” (Müslim)

Sa’d bin Ebi Vakkas -radiyallahu anh-den rivâyete göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle duâ edilmesini tavsiye ederdi:

“Allah’ım! Cimrilikten sana sığınırım. Korkaklıktan da sana sığınırım, perişanlık veren uzun ömürden sana sığınırım. Dünya fitnesi olan Deccal’den ve kabir azabından da sana sığınırım.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 2153)

Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayete göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle duâ ederlerdi:

“Ey Allah’ım! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, düşkünlük derecesine varan ihtiyarlıktan, cimrilikten sana sığınırım. Kabir azabından sana sığınırım. Hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınırım.” (Buharî)

Avf bin Mâlik -radiyallahu anh- der ki:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bir cenazenin namazını kıldı, ben onun duâsından şu sözleri belledim:

“Allah’ım! Bunu mağfiret eyle, buna merhamet buyur ve âfiyet ihsan et. Bunu affeyle, vardığı yerde ona ikramda bulun. Yerini genişlet, bunu su ile, kar ve dolu ile yıka. Beyaz elbiseyi kirden nasıl pâk edersen, bunu da günahlardan öylece pakla.

Kendisine (dünyadaki) yurdunun yerine daha hayırlı bir yurt, âilesinin yerine daha hayırlı bir âile, zevcesinin yerine daha hayırlı bir zevce ihsan eyle. Bunu cennete koy ve kabir (yahut cehennem) azabından koru.” (Müslim: 963)

 

Kabir Azabına Mucip Ameller:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Kabir azabı haktır. Tasdik etmeyen kimse kabirde azab görür.” (Buharî)

Diğer taraftan kabir azabının çoğunun idrar sıçramasından, küçük abdest temizliğine dikkat etmemekten doğacağını Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde beyan buyuruyorlar:

“İstibrâ husûsunda takvâ üzere olunuz. Zira kabirde birinci muhasebe idrardan taharet hakkındadır.” (Câmiu's-Sağîr)

Bir seferinde kabristan yanından geçerken kabirdeki iki kişinin sesini işitince “Her ikisi de azap olunuyor. Halbuki azaba sebep olacak işleri büyük değil. Birisi idrar sıçramasından kaçınmazdı. Öbürü de kovuculuk ederdi.” buyurdular.

Daha sonra yaprakları soyulmuş taze bir hurma dalı istedi. Dalı iki parça etti. Her birinin kabri üzerine birer parça dikti. “Bunlar taze kaldıkça belki azapları hafifler.” buyurdu. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 163)

İdrar sıçramasından sakınmamanın, yani istibra yapmamanın kabir azabına sebep olacak kadar büyük günah olması, namazı kılmamaya sebep olduğu içindir. Çünkü namazın sahih olması için necasetten temizlenmek farzdır. Binaenaleyh idrardan sakınmayan kimse namazsız kalacak demektir. Namazın terki ise şüphesiz büyük günahtır.

Kovuculuk yapan kimse insanları birbirine katarak düşman ettiği, birçok vahim neticelere sebep olduğu için haramdır.

Resulullah Aleyhisselâm Efendimiz Mirac-ı şerif’e çıktığı zaman, derilerinden sırımlar dilinip ağızlarına verilen bir kavim gördüğünü, bunların; koğuculuk edenler, dedikodu yapanlar, insanlar arasında söz getirip götürerek birbirine düşman edenler olduğunu haber vermişlerdir.

 

Kurtuluş İçin Mühim Bir Hadis-i Şerif ve İzahı:

Asıl evimiz kabirdir ama orayı hep unutuyoruz. Halbuki attığımız her adım bizi oraya götürüyor. Çanta elimizde hep hazır olmamız lâzım.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Dünyada garip, yahut yolcu gibi ol, nefsini ehl-i kuburdan (kabirde imiş gibi) say!” buyuruyorlar. (Tirmizî)

Bu Hadis-i şerif çok incedir.

“Dünyada garip, yahut yolcu gibi ol!”

Yani o hale bürün. Garip azmaz, taşmaz. Hakaret etmez. Garip insanın hiçbir şeyi olmaz. Malı olmaz, mülkü olmaz, varlığı olmaz.

Azma, taşma, ahkâmdan çıkma, kimseye hakaret etme, kimseye yan gözle bakma, kimseye eziyet etme, sıkıntı verme, kimseyi incitme, kimseyi üzme, garip ol, garip hali ile yaşa.

Garip insan ne yapar?

Boynunu büker, kim ne söyleyecek diye bakar. Kimseye hakaret edemez, hiç kimseye kötülük yapamaz.

Sende bir kuvvet kudret varsa, emânet-i ilâhiye olduğunu bil. Sakın zulme kullanma.

Zaten bu hâle inmedikçe de kişi derviş olamıyor.

Yunus Emre -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

“Dövene elsiz gerek,

Sövene dilsiz gerek,

Derviş gönülsüz gerek,

Sen derviş olamazsın.”

Yolcu olduğunu da unutma...

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde:

“Ben, dünyada bir ağaç altında gölgelenen, sonra da bırakıp giden yolcu gibiyim.” buyurmuşlardır. (Tirmizî)

Çantan elinde bulunsun. Ne zaman dâvet geleceği belli değil, amma gelecek. Ne kadar nefesin olduğunu, hangi nefesin son nefes olduğunu bilebiliyor musun? Her aldığın nefes seni kabre doğru çekiyor, ömrün tükeniyor. Hayat yolculuktur, sen yolcusun. Sakın çantayı bırakma, bıraktığın anda dâvet gelebilir, hazırlıklı bulun.

Yolcu olduğunu bil! Yarın tabuta konulup götürüleceksin. Kendini tabutta gör. Gidiyorsun ama nereye gidiyorsun? Orası için bir hazırlığın var mı? O son yolculuk için bir iştiyakın var mı? Nereye gidiyoruz?

Yolcu olduğunu bil, âlem-i dünyadan âlem-i berzah’a yolcusun. Yolcu bir insan artık; “Şu işi yapsaydım!” yahut “Şunu yapayım!” demez. Ya ne der? “Dünyaya tutunmaya gelmez, yolcuyum!” der. Çantasını alır, ebedî hayatın yolcusu olduğunu bilir. Yaptığı şeyleri kalbiyle yapmaz da eliyle yapar, diliyle yapar, kalben yapmaz. Yani onun muhabbetini kalbine koymaz. Mühim olan kalbin işgaliyetten kurtulması. Nefsin, şeytanın, şeytanlaşmış insanların iğvasından kalbi kurtarmak. Kalb-i selim hale gelirse Allah ona yeter.

Kabir hali ile yaşa. Çünkü bugün üstte yarın alttayız. Eğer insan bakarsa bu Hadis-i şerif ona yeter.

Mürid hâl ile garip olacak, gariplik hâli takınacak.

Dervişlik işte budur. Bu sayede birçok fırtınalardan kurtulunur. Halk arasında garip hali yaşayacak.

Mürid mürşidlik isteyemez. Mürid “Yolcuyum!” diyecek. Fakat; “Âlem-i seyirden, ebedi âleme gidiyorum” demeyecek. Belki; “İstanbul’dan Ankara’ya gidiyorum, Düzce’de durdum!” diyecek. Hayat o kadar kısadır.

Mürid kendini kabre girmiş gibi görecek. Kabir halini yaşamış ve kabirden gelmiş olarak kendini görecek. Daha dünyada iken kapı eşiği olup kabre yatacak.

Dervişliğin (d)sine sahip olmayan adam, mürşidlik iddiasında bulunuyor. Dünyadan geçmedikçe hakikata giremez, (d)si bu, (e)si... Dünyadan geçmedikçe erişemez. Şehveti terketmedikçe hakikatin kokusunu bulamaz. Bu devirde dervişliğin (d)si kalmadı.

“Nefsini ehl-i kuburdan (kabirde imiş gibi) say!”

Kabir ehlinin haliyle hallenmemiz tavsiye ediliyor.

Yarın oraya gireceksin. Bu gördüğün dünya bir hayâl, hayalâttır. Ahiret hakikattir. Dost zannettiklerin kabre kadar gelir. Sonra? Eğer Hazret-i Allah ile dostluk etmişsen O’nunlasın korkma! Amelin sâlih ise ebedi sermayen var, korkma! Ama o yoksa halin ne olacak?

Bugün üstte yarın alttasın. Hiç o altı düşündün mü? Yoo, aklına gelmedi. Kendini tabuta koy seni götürüyorlar. Ama nereye götürüyorlar. Bir düşün!

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Bir ölü tabuta konulup taşınırken, iyi bir kişi ise: ‘Beni bir an evvel yerime ulaştırınız!’ der. Kötü bir kişi ise: ‘Eyvah! Beni nereye götürüyorsunuz?’ diye feryat eder.

Bu sesi insanlardan başka her mahlûk duyar. Eğer insan da bunu duymuş olsa, derhal bayılırdı.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 652)

Onun için önümüzde neler var, ne sualler var. Bunları inceden inceye düşünmemiz lâzım. Neredeyiz, nereye gidiyoruz, ne yapmamız lâzım? Nasıl sığınmamız lâzım? Nasıl kurtulmamız lâzım? Bize bu lâzım.

Biz kabri çok düşünürüz. Yabancılık çekmeyeyim diye. Kendimi, nefsimi kabre alıştırmaya çalışıyorum. O hâl ile hallenmek için. Şimdi yataktayım yarın kabirdeyim. Gitmeyecek fert yok. Orası öyle bir yer, orası öyle bir yer ki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:

“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur olur.” (Tirmizi)

Düştüğün zaman kurtaracak Hazret-i Allah’tan başka kimse yok.

Bu Hadis-i şerif’in üzerinde nefsimi çok durdurmaya çalışırım.

Ehl-i kubur haliyle yaşayan insan dünyadan zevk almaz. Dünyadaki zevki Hazret-i Allah ile ve Allah dostları ile beraber olduğu zamandır. Dikkat ederseniz Allah-u Teâlâ sevgili peygamberlerine dünyaya ait muhabbet bağlatmamıştır.

Hazret-i Allah, sevdiği seçtiği kulunu hıfz-u himayesinde, tasarruf-u ilâhiyesinde bulundurur. Korur ve muhafaza eder. Diğerleri ise hıfz-u himayeden çıktığı için şeytan yuları takar, alır götürür.

Müslümanken, paraya, dünyaya, makam-mevki sevdasına, şöhret arzusuna kapılır. Bir de bakmışsın dünyevî ihtirasları için, “Ben olayım!” sevdası için imanını kenara bırakmıştır. Kaymıştır. Dökülmüştür.

İnsanın kaydığı yer burasıdır. Para, mal, mülk, kadın, şöhret bunlar helâk eder.

Hülasâ-i kelâm; azma, taşma, yolcu olduğunu bil. Çantan elinde olsun. Davetin ne zaman geleceği belli değil, an meselesi. Kabir hayatını yaşa. Çünkü bugün üstte, yarın alttasın. Burası misafirhane, burası bir otel. Senin evin orada. Fakat kabir hayatını yaşayabilmek için insan kendi nefsini ona göre yetiştirecek, daima kabirde olduğunu düşünecek. Bugün üstte, yarın evimdeyim. Acaba oradaki durumum ne olacak diye muhasebesini yapacak.

Nefsini de öldür, azdırma. Yarın kabirdesin, oradaki halin ne olacak? Şimdiden hesabını, kitabını yap.

“Size verilen her şey dünya hayatının bir geçimliği ve ziynetidir. Allah katında olanlar ise daha hayırlı ve daha devamlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” (Kasas: 60)

Ey nefis! Buralı değilsin, yolcu olduğunu unutma!

Ömür en kıymetli sermayedir. Ömür bitince sermaye toplamak için ikinci bir hayat yok. Şu halde bu kıymetli sermayenin değil dakikasını zerresini bile zayi etmemek lâzım. O alıncaya kadar sen yolunda bulun. Dünya da O’nun, ahiret de O’nun...

Bugün üstte, yarın alttayız. Ama mühim olan ebediyât. İman-ı kâmille göçtükten sonra, ebedî saadete erdikten sonra hayat başlar.

Nasıl ki insan, sinemadayken ışıklar yandığı zaman heyecandan utanırsa, ya hayalâthaneden hakikate geçtiği zaman durumu ne olur? Acaba ne yaptım, ömrümü nerelerde geçirdim, nereye gideceğim diye düşündüğü zaman artık hesabını nasıl yapması lâzım.

Ben dünyayı bir gün olarak biliyorum. Niçin? Yarın yaşayacağını biliyor musun? Şu halde mühim olan bugün...

Ama bu inceden inceye bir hesap. Bu hesabın yapılması için Hazret-i Allah’ın emirlerine itaat, nehiylerinden ictinap etmek, daima Hazret-i Allah’a yönelik işlerle meşgul olmak lâzım. Bir taraftan da mütemadiyen el kârda, gönül yarda gerek.

El çalışacak dünya için, kalp çalışacak Allah için.

 

Kabre İmansız Girmekten Çok Korkmak Lâzım:

Bir mevzu anlatayım:

Bir kafile Hicaz’a gidiyor. O kafilenin içinde bir adam ölüyor. Orada büyük zâtlardan bir zât var. Kabir kazıyorlar, yılan çıkıyor. Kabir kazıyorlar yılan çıkıyor. Gelip bu zâta diyorlar ki; “Efendim böyle kabir kazıyoruz yılan çıkıyor ne yapalım?” O zât diyor ki; “Gömün! O yılanlar onun amelidir.”

İster misin yılanların içinde kalmayı? Eee o zaman kendine gel, iman sahibi ol!

İmanını, namusunu, şerefini koru! İmanlı ol, imanlı öl, o kadar. Bunlar niçin arz ediliyor. Kurtulmak için. Kendini bilmiyor ki kurtarsın. Âkıbetini bilmiyor, nereye gideceğini düşünmüyor.

Yine bir gün Vezirköprü’deyim. Karacaahmet mezarlığından mevzu açıldı. Hoş sohbet bir berber vardı. Dedi ki:

“Benim, oranın bekçisiyle arkadaşlığım var. Bir gün ona sordum.

– Ne zamandan beri buradasın?

– Kırk senedir.

– Peki bu kırk sene zarfında hiçbir şey gördün mü?

– Görmedim.

– Yahu, kırk sene burada bulunulur da bir şey görünmez mi?

– Gördüm!..

– Peki, gördüğünü bana anlatsana!

– Anlatayım.” dedi...

“Bir gün dediler ki bir cenaze var, ben de kabrini kazıp, kenara çekilip oturdum, cenazeyi bekliyorum. Dört tane beyaz atlı uçarak geldi.”

Şimdi gizli sırları da öğrenmiş oluyoruz.

“Kabrin başında bir şeyler yaptılar ve uçtular, gittiler. Ne yaptılar diye bir bakayım dedim. Baktım ki kabri genişletmişler, dayamışlar, döşemişler.”

“Başka zaman yine bir cenaze var dediler. Kabrini kazdım oturdum. Bu sefer dört tane siyah atlı geldi. Fakat onlar kabre girmediler, çuvallarla böyle bir şeyler silktiler, gittiler. Ne yapıyorlar diye baktım. Ne kadar akrep, yılan, çıyan varsa, kabri doldurmuşlar. Meğer bir vezirin akrabası ölmüş. İstanbul kalkmış geliyor. Fakat ben durumu biliyorum.” diyor.

“Şimdi cenazeyi getirdiler, koyacaklar, ben de yanaştım, o mahlûkat üzerine bir hücum etti ki, o kadar korktum, kendimi böyle zor tuttum. Bir de baktım ki, kimse bunu görmüyormuş. Usulca oradan çekildim, uzaklaştım.”

Bir hadise daha var.

Celal’in dayısı anlatıyor.

“Bir arkadaşım vardı. Onun annesi öldü. Defnettiler. Tam defin esnasında bir çığlık çıktı. Arkadaşım diyor ki:

– Hoca, açalım!

– Açmayalım, açmayalım.

Bir, iki çığlık derken, üçüncü çığlıkta dayanamadı.

– Hoca: Açalım, bunda bir hikmet var. dedi.

Açtılar, o anda paramparça olmuş. Hoca soruyor, arkadaşıma;

– Ne yapardı?

– Elinden gelen her şeyi yapardı.

– Ha! Gördün mü? Gördün. Örtün şimdi.” diyor...

O zaman karısına gidiyor diyor ki;

– “Hanım, bugün böyle bir hadise oldu. Ben gördüm, kabir alemini de gördüm. Ben Elhamdülillah müslümanım ama yaşamıyordum, istersen müslüman olarak yaşa, istersen git.”

“Onun için bu ibretli hadise. Yaşayanların sonu budur.” dedi.

Bunun daha da ötesi var.

Ötesi nedir?

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Yanımızda onlar için ağır boyunduruklar ve cehennem var.” (Müzzemmil: 12)

“Biz o kâfirlerin boyunlarına demir boyunduruklar takarız. Onlar ancak yapmış olduklarının cezasını çekerler.” (Sebe: 33)

İnsanı sıkacak, üzecek, bunaltacak ne varsa hepsi orada vardır.

Ateş dalgaları, iğrenç kokular, yürekleri parçalayan acı çığlıklar, vahşi hayvanlar arasında; katran gömlekler içinde; demir topuzların, kırbaçların, halka ve zincirlerin tazyiki altında kıvranıp dururlar.

Vücutlarına ateşten çiviler batırılır, ateşten makaslarla dudakları kesilir. Ölmemelerine rağmen, zebaniler onları ateşten tabutlara koyarlar.

Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:

“Bunlara benzer daha çeşit çeşit acılar da vardır.” (Sâd: 58)

Azapların her türlüsünü çekmek zorunda kalırlar.

 

Nasihat:

Gece yatmadan önce; Tebareke-i şerif, sabahları Yasin-i şerif okunursa kabir ışıklı olur, okunmazsa karanlık olur.

Hadis-i şerif’lerde şöyle buyuruluyor:

“Tebâreke sûresini okumaya devam etmek kabir azabından emin olmayı gerektirir.” (Câmiu’s-Sağîr)

“Yâsin-i şerif'i her gece okumaya devam eden kimse vefat ederken şehid olarak vefat eder.” (Münâvî)

“Ölen kimse kabrinde boğulmak üzere olup yardım isteyen kimse gibidir. Baba, anne, evlat ve samimi dostlarından duâ bekler. Bu duâ kendisine ulaştığı zaman, dünya ve dünyadaki her şeyden daha sevgili gelir. Aziz ve Celil olan Allah kabirde bulunanlara, dünyadakilerin duâlarını dağlar gibi verir.

Hayattakilerin ölmüş olanlara hediyesi, onlar için istiğfar etmek ve sadaka vermektir.” (Deylemi)

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Ölülerinizi sâlih kimselerin civarına defnediniz. Zira diriler fenâ komşudan müteessir oldukları gibi ölüler de fenâ komşudan rahatsız olurlar.” (Ebu Dâvud, İbn-i Mâce, Ahmed bin Hanbel)

Demek ki ihlâslı insan ne kadar güzel ki aranıyor, seviliyor. Kötülük de ne kadar kötü ki, insanı dünyada da ahirette de rahatsız ediyor.

Şunu unutmayın! Borçlu olmayın, borçlu ölmeyin, emanet üzerinizde olarak ahirete göçmeyin. Kapıda kalırsınız, haber veriyorum. Kul hakkı olan, Allah-u Teâlâ'nın yasaklarından kaçmayan, ana-babaya isyan eden geçemez. Bütün bunlar nefse uymaktan gelir. Nefsine uymasaydı Cenâb-ı Hakk'ın emrine uyacaktı.

Hadis-i şerif'lerde şöyle buyuruluyor:

“Borçlu kimse kabirde mahpustur.” (Câmiu’s-Sağîr)

“Üzerinde kul hakkı olan, ölmeden önce ödeyip helâlleşsin. O gün altının, malın değeri olmaz. O gün hak ödeninceye kadar kendi sevaplarından alınır, sevapları olmazsa hak sahibinin günahları ona yüklenir.” (Buhârî)

Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:

“Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onun mükâfatını görür.

Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onun cezasını görür.” (Zilzâl: 7-8)

 

Kabir Ehlinden Nasıl İstimdat Edilir?

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:

“İşlerinizde sıkıştığınız zaman kabir ehlinden yardım isteyiniz.” (Keşfü’l-Hafâ)

Yani: Ey benim ümmetim! Size bir müşkilât, bir gam ve keder teveccüh edince Evliyâullah’ın ziyaretine koşunuz ki, onların bereketiyle müşkilatınız hâl, gam ve kederiniz zâil olsun.

Bunun tasavvufî izahında kuburdan murad, “Evliyâullah”tır. Zira onlar “Ölmeden evvel ölünüz.” sırlarına mazhar olmuşlar, nefislerini öldürmüşlerdir, cesedleri ise kabir makamındadır.

Hayat boyunca böyle kıymetli zâtlara giderken de onlara karşı işlenecek küçük bir hatanın, büyük olacağını düşünüp Hazret-i Allah’a sığınarak öylece gitmek lâzım.

O ölmüş amma, ruhu ve rûhâniyeti ölmemiştir, askerleri de ölmemiştir. On kişi, yirmi kişi, kırk kişi istimdat etse, Allah-u Teâlâ’nın izniyle muradlarına erdirir.

Çünkü ölmediler. “İstimdat et, yardım edecek, cevap verecek sana.” buyuruyor. Niçin? Ölmediği için. Elbise öldü, amma rûhâniyet ölmedi.

“O Lâtif’tir, Habir’dir.” (En’âm: 103)

Lâtif olan, Habir olan Allah-u Teâlâ; bütün işlerin inceliklerini bilir, her şeyden haberdardır. O rûhâniyeti dilediği şekilde hareket ettirir, O rûhâniyeti her şeyden haberdar eder.

Bütün bunlar senden sana yakın olan Allah-u Teâlâ’nın tecellileridir. O rûhâniyet bütün bu işlere vâkıftır. Kabirde de, mahşerde de böyledir. İstedikleri zaman, istedikleri şekilde böyle yetişirler.

Ruhu alınmış, kabre konmuş, böyle bir kimseden nasıl yardım istenir? Ruh alınmış amma, diğer insanlarda bulunmayan yalnız onda bulunan iki ruh vardır. Ruh gitti, Allah-u Teâlâ’nın takviye ettiği rûhâniyet kaldı. Kudsî ruh bu işi yapıyor. İstimdat edenlere yetişen işte bu rûhâniyettir. Hayatta da olsa, kabirde de olsa yardım isteyenlerin yardımına yetişir.

Bir gün Şam-ı şerif’te geziyorum. Yolum bir türbeye uğradı. O zâta Pamuk Dede diyorlar. Merak ettim, içeri girdim ve sordum: İki kişi konuşuyorlarmış. Birisi demiş ki; “Bu zat velidir, Allah-u Teâlâ’nın sevgili kuludur.” diğeri; “Yahu bundan veli mi olur?” demiş. O mübarek de ayağını kaldırıvermiş. Ayak şimdi olduğu gibi duruyor, rengi bile değişmemiş. Üzerini pamukla örtmüşler. Herkes gelip ziyaret ediyor.

Demek ki vücudunu nurlandıran bir kimseyi toprak çürütmüyor.

Çünkü rûhâniyeti ölmemişti, rûhâniyeti ölmediği için ayağını kaldırdı.

Zira Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Müminler ölmezler. Ancak bir evden bir eve naklolunurlar.” buyuruyor.

Ölmediğini ayağını kaldırmakla hem o ispat etti, hem de bu Hadis-i şerif bunu canlandırıyor.

Bir Hadis-i şerif’lerinde de şöyle buyururlar:

“Kıyamet gününde sırat köprüsünden geçilirken cehennem ateşi:

‘Geç yâ mümin! Senin nurun benim ateşimi söndürüyor.’ diyerek mümin-i kâmile hitap eder.” (Câmiu’s-Sağîr)

Niçin? Kalbi nurdur, vücudu nurdur, kefeni nurdur, kabri nurdur, nurun alâ nurdur.

Onların hâlâtı bambaşkadır. Toprak çürütemediği gibi, ateş de yakmaz.

“Aslıhu nûr, cismuhu Âdem!”

Üstündeki kabuktur, elbisedir. Beşeriyet onun cismini görüyor amma aslını görmüyor. Yalnız o nur o tene geçirilmiş. O nur tene geçtiği için toprak çürütmüyor, ateş yakmıyor, hiçbir şey olmuyor. Bu da bir sırdır.

Kabir yalnız bir perdeden ibarettir. Ahirete intikal edenlerle dünya arasında incecik tül kadar bir perde vardır. Senin geldiğini, niçin geldiğini, ne yaptığını, ne söyleyeceğini, ne okuduğunu bilirler ve her şeyi duyarlar.

Hatta bir ara perde hafif aralandı. Değil geleni, âdeta gelenin ne maksatla geldiğini dahi bilecek kadar Hazret-i Allah’ın onlara bilgi verdiği müşâhede edildi.

Biz onları göremediğimiz için, ölü deriz, çürüdü deriz, kabirde deriz. Bizim ruhumuz ölmüş de farkında değiliz. Bu bakımdan hâlimize bakarlar da gülerler.

İmanla göçen kâmil insanların ölmediğini ve Rabb’imizin onları her şeylerden haberdar ettiğini bilmemiz lâzım.

Diğerleri de her şeyden haberdardır, fakat hiçbir şeyle mukabele edecek durumda değildirler.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Bedir’de müşrik ölülerine hitapta bulunduğu zaman Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- Efendimiz;

“Yâ Resulellah! Kendilerinde hayat eseri bulunmayan şu cesedlere mi sesleniyorsun?” dedi.

Resulullah Aleyhisselâm buyurdu ki:

“Muhammed’in hayatı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, benim söylediğim sözleri siz onlardan daha iyi işitir değilsiniz.” (Buhârî)

Kabrini ziyaret ettiğimiz zât eğer uyanık ise, sizin ne maksatla geldiğinizi, ne yaptığınızı, ne okuduğunuzu bilebilir. Hâlbuki biz onu ölü zannederiz.

Bir zât-ı muhterem, Allah dostlarından bir zâtın kabri başına gelmiş; “Yâ Rabb’i, Araplarda bir âdet var, köle azâd edecekleri zaman bir sevgilinin kabri başında azâd ederler. Ben senin aciz bir kölenim, ne olur bu zâtın yüzüsuyu hürmetine beni affet, beni azâd et.” demiş.

Bu hâl Hazret-i Allah’ın o kadar hoşuna gitmiş ki, ilham vasıtası ile kendisine, “Bu duâyı yalnız kendin için mi yapıyorsun?” denilmiş.

Bu bakımdan ehl-i kemâl kimselerin ziyaret edilmesinden büyük menfaatler husule gelir, oradan boş dönülmez. En güzel ziyaret gönülle yapılandır. Uzaklık, yakınlık fark etmez.

Bandırmalı-zâde Seyyid Mustafa Hâşim el-Üsküdârî -kuddise sırruh- Hazretleri bu hususta şöyle buyuruyorlar:

“Hâtem-i evliyâ Hazretleri’nin mübârek unsûrları, cümle cesetleri ve kuvvetleri, cümle rûhları kuşatmıştır ve her biri bir anda hem serâyı hem süreyyâyı seyreder ve dilediği sûret ve cesetlerle istediği zamanda ve mekânda tayy-ı amel (uçarak amel) eder. Bir anda hem doğuda, hem batıda, hem Mekke’de ve hem cesetlerin rûhu olan pâk cesedinin olduğu yerde görünür; belki her anda ve her zamanda, her mekânda bir sûret ile hazır olur ve zuhur eder.”

Tayy-i mekân budur.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri “Cevâbu Kitâbu mine’r-Re’y” isimli eserinde;

“Velileri ve peygamberleri seçtiği gün onu kendi hizmetinde kılması...” buyuruyor. (“Cevâbu Kitâbu mine’r-Re’y”, s.191, bas.: Beyrut, 1992)

Kendi hizmetinde kılması, burada da olur, kabirde de olur. Öyle ki Hazret-i Mehdi Aleyhisselâm zamanında da olur, mahşerde de olur. Dünyada iken kendi hizmetinde bulundurduğu için ahirette yine kendi hizmetinde bulunduracak çünkü onun cennetle ilgisi yok, o hizmetçi... Dünyada da hizmetçi, ahirette de hizmetçi.

Cennet-i alâ başkasının olsun, kulluk bizim olsun. Bu şeref başka, o şeref başka...

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri ifşaatının devamında; “Ve benzerini hiçbir kulağın işitmediği bir senâ ile onu kendisiyle konuşturmasıdır.” buyuruyor.

Sevdiği için yaklaştırmış, kendi hizmetinde bulunduruyor. Yaver, amma Hakk’ın yaveri, halkın değil.

O Hakk ile hemhâl, halk ile değil. Çünkü Hakk onu kendisi için yaratmış.

“Seni kendim için seçtim.” (Tâhâ: 41)

Hazret-i Allah’ın misafirleridir onlar. Onlar O’nun konuğudur, O’nun mahreminde yaşarlar.

 

Her Daim O’na Samimi Bir Hâl ve Niyaz İle Yönelip Sığınabilmek:

İbrahim Aleyhisselâm ömrünün sonuna doğru evlâtlarına dine bağlı kalmalarını vasiyet ettiği gibi, torunu Yakub Aleyhisselâm da aynı şekilde vasiyette bulunmuştu:

“Oğullarım! Allah bu dini sizin için beğenip seçmiştir. Siz de ancak müslüman olarak can verin!” (Bakara: 132)

Allah-u Teâlâ onun bu tavsiyesini Âyet-i kerime’sinde bütün beşeriyete numune bir vasiyet olarak takdim ediyor.

Yakub Aleyhisselâm ikinci mühim tavsiyesini vefat etmek üzere iken yaptı.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“O zaman Yakub, oğullarına ‘Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?’ diye sormuştu. Onlar da ‘Senin Allah’ın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın Allah’ı olan tek Allah’a kulluk edeceğiz. Biz O’na teslim olanlarız.’ dediler.” (Bakara: 133)

Yusuf Aleyhisselâm bir peygamber olduğu halde Rabb’ine şöyle niyaz etmişti:

“Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Dünyada da ahirette de benim yârim ve yardımcım sensin.

Müslüman olarak canımı al ve beni sâlihler zümresine kat.” (Yusuf: 101)

O, bu dilek ile ahirete intikal etmiştir. Gerçekten Allah’a gönülden bağlı olanların can atacakları arzu ve gaye işte bu sondur.

Yusuf Aleyhisselâm’ın bu niyazı hem kavmine hem de kendisinden sonra gelecek olan ve âkıbette İslâm üzere ölüp ölmeyeceklerinden emin olmayan kimselere büyük bir numunedir.

Sıddık-ı Ekber -radiyallahu anh-in de son sözü bu oldu.

Siz iyi, güzel hayırlı ameller işlemeye gayret edin. İyi ameller işlemek içinde Hazret-i Allah’a münâcât edin. Bunun için en güzel bir çare var.

Enes -radiyallahu anh- buyurur ki;

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu duâyı çok yapardı:

“Ey kalpleri çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzerine sabit kıl!” (Tirmizî: 2141)

Abdullah bin Amr bin el-Âs -radiyallahu anhümâ-, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şöyle duâ ettiğini haber vermişlerdir:

“Ey kalpleri çeviren Allah’ım! Kalplerimizi senin taatına çevir!” (Buhârî)

Bunlar kurtuluş çareleri. Çünkü Cenâb-ı Hakk seni ayarlayacak ki sen gideceksin. Sen kendi ayarında gidemezsin. Herkesin bir ayarı olduğu gibi, “Yâ Rabb’i beni sen ayarla!” diyorsun. Rabb’im beni sen ayarla!.. O ayarladığı zaman nereye gidersin? O’ndan O’na ulaşırsın. Yani O’nun ile O’na... “Bir elçi gönderdi, kendisiyle kendisine!” budur. Gönderiyor ama O gönderiyor. O’na ulaştırıyor, işte o kadar. Ah bu ne güzel şeydir. O hıfz-u himayeye alır, O korur. Tasarruf-u ilâhiyeye alır, O yürütür. O zaman yürümek kolay. Çünkü muhafaza ediyor. Ve bu muhafaza her an içindir.

Çünkü Resulullah Aleyhisselâm Efendimiz:

“Ey Allah’ım! Bana hidayetimi ilham et. Beni nefsimin şerrinden koru.” buyurdular. (Tirmizi)

Her an bir sığınma, her an bir münâcât. Çünkü nefis araya girmesin, girer. Allah’ım şerrinden korusun. Hazret-i Allah, her şeye kâdirdir, merhametlilerin en merhametlisidir. Günahı siler, sevap yazar. Karayı siler, nur yapar. Yeter ki sen senliğini bil, O’na sığın ve münâcât et! Ama münâcât etmesini bil!

Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhümâ- buyurur ki;

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in duâlarından birisi de şu idi:

“Allah’ım! Kalbimde bir nur kıl, gözümde bir nur kıl, kulağımda bir nur kıl, sağımda bir nur, solumda bir nur, üstümde bir nur, altımda bir nur, önümde bir nur, arkamda bir nur kıl. Beni nur eyle!” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 2146)

Sağdan, soldan, üstten, önden, arkadan gelecek şeylerden beni koru, nur et beni! Gelecek bu havalardan beni muhafaza eyle. Çünkü O nur ile koruduğu zaman o nuru şeytan delemez.

Allah-u Teâlâ sevdiği kulunun önüne, sağına nur halkeder. O nur aslında dünyada husule gelir. Dünyadan ahirete intikal eder. Gaye nur olabilmek.

Allah’ım cümlemizi nur etsin. Nur ederse kabirde toprak çürütmez. Ahirete nur olarak çıkarır, cehennem de yakmaz.

Allah’ımız nurumuzu artırsın, nurumuzu tamamlasın, cümlemizi nur eylesin, nûrun alâ nûr eylesin.


  Önceki Sonraki  

Diğer Yazıları
TÜM YAZILAR